Sızıntı Arşivi

Şubat 1992 · s. 36 · 8 dakikalık okuma

Birleşme Ufkunda Bir Ölçü

Sızıntı · Din Ve Ahlâk

sub92

İrşad ve tebliğde bulunan, Din'e hizmet eden bütün mü'minler, bütün cemaatler alkışlanmalı ve onlar için dua edilmelidir. Evet, Allah'ı ve Rasûlü'nü seven, anlatan herkes, Allah ve Rasûlü hürmetine sevilip, tebcil edilmeli, muhterem bilinmeli ve kendisine saygı duyulmalıdır. "Sadece benim yolum haktır" demeyip, başkalarına da hayat hakkı tanınmalıdır. Mü'min, "Benim meşrebim, usûlüm haktır, hoştur, güzeldir, doğrudur, isabetlidir" diyebilir; ama "Sadece hak benim mesleğimdir, benim meşrebimdir" diyemez. Başkalarının mesleğini butlana mahkum etmeden, kendi meslek ve meşrebine "En güzel" diyebilir; kalb ve düşünce itibariyle, güzelliği daha çok kendi mesleğine layık görebilir ve bu gayet tabiîdir. Çünkü insan yaptığı işi sevip benimsediği ölçüde başarılı olup, netice alabilir.

Yalnız, başkalarını karalamak, onlara yanlış ve çirkin damgası vurmak hatalıdır. Sinesi vatan ve millet sevgisiyle çarpan herkesle, oturup konuşmasını bilmeli; tenkid kapısının açılmasına fırsat vermeden, herkese ta'zim ve tekrimde bulunmalı; "Güzele güzel" diyerek, güzellere güzellikle mukabele menfezleri açık tutulmalıdır.

"Yalnızca benim mesleğim haktır, gayrisi bâtıldır" diyen kim olursa olsun, ciddi iftirak ve parçalanmalara yol açar. Bırakın meslek ve meşrebini, bir insanın elbisesini ve arabasını bile bu şekilde tenkid edip dursanız, o insanla aranızın açılması kaçınılmaz olur. Böyle basit mes'elelerde dahi insanın karşısındakine söz hakkı tanımaması, insanları birbirine düşürür. Kaldı ki pek çok insanın baş koyduğu ve hayatına gaye ittihaz ettiği usûl ve prensiplere, çirkin ve bâtıl demek, vahdet ruhuna zarar getirir; uzaklaşmalara, hasımlaşmalara ve günahlara sebep olur.

Mü'min, mesleğinin muhabbetiyle yaşamalı, başkalarının hata ve kusurlarıyla meşgul olmamalıdır. Başkalarını yıkmak, çürütmek, kösteklemek yerine, varsa onların güzelliklerini sergilemelidir.

Başkalarının kusurlarıyla meşgul olan, kendi kusurlarını göremez ve kendi güzelliklerini de gösteremez. Ayrıca basit bir kusur görüp hemen tenkid etmek, aynısıyla mukabele görmeyi netice verdiği çok vâkidir.

Başkasını çökertmek, yıkıp devirmek ve onun enkazı üzerinde ümran kurmaya çalışmak, Peygamber'in değil, Firavun'un mesleğidir. Efendimiz, hayatı boyunca yalnızca gönülleri tamir edip onları güzelliklerle doldurmak için çalışmış, şirk içindeki en azılı hasımlarını bile, şahsî hayatlarını mevzu edinip, onları çürütme gayreti göstermemiştir. Kendisine kılıç sallayan Hâlid için söylediği şu söz ne ma'nidardır! "Diyordum ki nasıl oluyor da Hâlid gibi biri şirkte ısrar ediyor..." Ashabından birkaç defa içki içen birisine, yine ashabından biri ağır bir söz söyleyince: "Sus, o Allah ve Rasûlü'nü sever" diye mukabelede bulunmuştu. Aişe Validemizde iftira edip mü'minleri birbirine katan en zararlı mahluk ve münafıkların reisi olan zatın oğlu "Bırak, babamın hakkından geleyim ya Rasulallah!" dediğinde verdiği cevap, "Muhammed, arkadaşlarını öldürtüyor dedirtmem" şeklinde olmuştu. Yılların eritemediği Ebû Süfyan, Ebu Cehil oğlu İkrime, canı ciğeri amcası Hz. Hamza'nın vücudunu parçalayan Vahşi, Hind ve diğerleri için "Bugün size kınama yok" sözlerinde tezahür eden o geniş afv ve müsamaha, bizim için nurlu birer düstur olmalıdır.

Evet, bizim işimiz, gönülleri yıkmak değil, gönülleri yıkamaktır. İtab başkasına değil nefsimizedir. Başkalarını kusurlarıyla yakalama değil, bilakis onları aklamadır. Başkalarının çirkinliklerini teşhir değil, kendi güzelliklerimizi neşretmektir. Düşmanlık düşmanlığa, adavet de adavete olmalıdır; mü'mine değil. İnsanlara sıfatlarına göre değer verilse bile onların Allah indindeki hakiki kıymetini biz bilemeyiz. Öyleyse, sinelerimizde bilhassa mü'minlere karşı ukdelerden temizlenmiş bir gönül taşımalıyız...

Ne düşmanlık etmek ne de düşmanlığa maruz kalmak mü'mine yakışır şeylerden değildir. Evet, şefkat ve muhabbetin temsilcisi olması gereken mü'mine, adâvet, hiç mi hiç yakışmıyor. İlle de adavet edeceksek, mü'minlere değil; ruhlarımızı saran düşmanlık düşüncesine, kine nefrete, imtizacsızlığa, kâfire, mülhide, îman ve Kur'ân düşmanlarına adavet etmeliyiz. İş böyle iken, îmanın, Kur'ân'ın binlerce, milyonlarca hasmını bir kenara bırakarak, mü'minlere düşmanlık beslemeyi anlamak mümkün değildir.

Hem, bırakın mü'mine düşmanlığı, kâfire bile adavetimizde bir kıstas, bir ölçü olmalıdır. Bu ma'nâda adâvetimiz, bizim için bir kamçı olacak, bir hırs ve aksiyon haline gelecek ve en bataklık sînelerde dahi gül bitirecek, hayırlara vesile olacaktır.

Şimşek gibidir mü'min, ışıkla doğar, saniyede şu kadar hızla hareket eder, yıldırım olur gürler, yüreklere korku salar ama rahmet olarak yağar, rahmet olarak yağar da Alemlere Rahmet olan Nebî, gönüllerimizin sultanı gibi gönülleri yur-yıkar, gözlere nûr saçar. Evet, mü'minin şiarı adavet değil muhabbettir: "Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. Mü'minlere karşı yüzleri yerde, kafirlere karşı aziz ve çetindirler. Allah yolunda cihad eder, kınayanın kınamasından korkmazlar" (Maide.5/54).

İman cephesini topa tutmak asla reva değildir. Mü'mini çekememek, çekiştirmek, gıybet etmek, aleyhinde olup çürütmeye çalışmak ve hele düşmanlık derecesinde üstüne üstüne gitmek, muharebe meydanında topları kendi birliğinin üzerine çevirmekten farkı olmasa gerek... Böyle bir durum mütecâviz hasmı bırakıp, dostlar arasında bozgun meydana getirmek ve kendi kalesinin kapılarını, sur dibinde hazır bekleyip duran canavar düşmanlara açmak ve kale duvarlarında gedikler meydana getirmek demektir. İsterseniz buna, sizi parçalamak için pusuda bekleyen dış mihrakların ekmeğine yağ sürmek de diyebilirsiniz...

Öyle olsun istemeyiz ama birgün ehl-İ îmana düşmanlık yapan biriyle karşılaşırsak, biz de onun karşısına Kur'ân'la çıkar ve "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel nasihatla davet et" (Nahl.15/125) fermanı gereğince, en güzel ve tatlı sözle kendisini iknaya çalışırız. Yine anlamaz da tenkide, gıybete ve hatta düşmanlığa devam eder ve yumruk sallarsa, bu defa da:

"Kötülük ile iyilik bir olmaz: (Sen kötülüğü) en güzel şekilde sav!" (Fussilet, 41/34) âyetinin hükmüne boyun eğerek, "Sövene dilsiz, vurana elsiz" ve aynı zamanda "Gönülsüz" davranır ve onun hakkında dua ederiz. Kendi cephemize zarar vermemesi için mukabelede bulunmaz, meşgul olmaz ve sonra da:

"Cahillerden yüz çevir" (A'raf, 7/199) âyetinde anlatılanları uygularız.

sub92

Mukabelenin zararı yüzde doksan-dokuz, mukabele edenedir. Karşılıklı iki taş çarpışınca, ikisi de tuz buz olur; ama sadece biri gelip diğerine çarpınca gümbürtü tek taraftan çıkar ve zarar tek tarafa münhasır kalır. Mukabele edildiğinde ise ters istikamette giden vasıtalar gibi, bir kilometrede iki kilometre uzaklaşma olacak ve bir daha da birleşme noktasına dönülemeyecektir.

Evet, tırmanma şeridindeyiz: yükümüz çok ağır ve zirvelerde bizi görmeye tahammülü olmayan bir sürü hasımlarımız var. O halde, kardeşlerle sulh olma, sövülsek de dövülsek de sineye çekme ve asla mukabele etmeme mecburiyetindeyiz.

Bütün mü'minlerle bir kısım önemli fasl-ı müştereklerimiz var ve pek çok hususda ehl-i îmanla biriz, beraberiz, ayrı gayrı değiliz. Bizi birbirimize bağlayan Rabbimiz, Peygamberimiz, Kur'ânımız, Kabe'miz, tarihimiz ve daha benzeri nice cevherler ki başka hiç bir millette ve hiç bir gurupta bulmak mümkün değildir. Şimdi, durum bu merkezde iken, bunca fasl-ı müştereki görmemezlikten gelerek, sinek kanadı kadar önemsiz mes'elelerden ötürü mü'mine düşmanlıkta bulunmayı nasıl mübah sayabiliriz? Biz. bir ve beraber olmak için kâinat çapında öyle dinamiklere sahip bulunuyoruz ki, bunların bir kaçına sahip olan cihâna meydan okuyabilir.

Bizim sahip olduğumuz kâinat çapındaki bu hakikatlara sahip olmayan Hıristiyan ve ateist dünyâ kendi aralarında belli ölçüde pekâla birleşebiliyorlar. Meselâ, günümüzde. Anglo-Sakson ve Galler, İngiltere'nin kaderi için bir araya gelebiliyor; batılılar, komünizm karşısında sûnî dahi olsa bir ittifak kurabiliyor(2) O halde neden biz, akıl ve mantık planında bir araya gelip, fasl-ı müşterekleri ortaya dökmek suretiyle, ortak bir çizgi tayin ve tesbitinde bulunmayalım! Ama bulunamadık. Herhalde, bayrağı taşıyan hep biz olalım istedik; "Biz arslanız, öyleyse yalnız da yaşayabiliriz" dedik. "Teferruata ait bir kısım mes'elelerden ve belli anlayışlardan şuraya kadar vazgeçiyoruz, siz de şuraya kadar ferâgatta bulunun" demedik, diyemedik. Akıl. mantık ve hasbîlik içinde, vatan, millet ve nesle hizmet adına gerekli olan performansı gösteremedik ve telafisi zor ârızalara sebebiyet verdik.

Bu itibarla, mü'minler, kardeşleriyle müşterek inanç ve düşüncelerini nereye kadar paylaşıyorlarsa, o noktaya kadar bunu muhafaza edip biraz da sınırları zorlamak sûretiyle, müşterekler dairesini geniş tutmağa çalışmalıdırlar. Beraber hareket edebilecekleri sahayı daraltmak yerine genişletmeye ve sulh çizgisinden de asla inhiraf etmemeye bakmalıdırlar.

Akıllı ve kâmil mü'min, mü'min kardeşiyle düelloya girişmez. Müştereklere sadâkat içinde, müştereken omuzlarımızda taşımaya çalıştığımız hazineyi düşe-kalka götürürken, düello yapmaya zaman olmadığını her mü'min anlamalıdır ve anlar da.

Birlik, beraberlik, ittihâd ve ittifâka davet ve bunları telkin edip, ruhlarda bu duyguyu mayalamak güzeldir ama kâfi değildir. Aslolan, -yerinde temas edildiği gibi- birleşmeye götürücü söz ve davranışlarda bulunmaktır. Bir de ittifak derken, iltihak'a çağırmak, böylesine ulvî mefhumları pratiğe dökmek yerine, birleştirme havariliğinden ve lafazanlıktan öteye geçmeyecektir.

"Birleşelim" derken, kasdımız; herkes bizim çatımızın altında toplansın. şemsiyemizin altına girsin, firmamıza, tarikatımıza katılsın.. misillü düşünceler değildir. Bu düşüncelerle asla birleşme olmayacağı gibi, şiddetli "Gel" arzu ve çağrısına karşı, şiddetli bir "Hayır" reaksiyonu doğacaktır. Sonra, insanların, yıllarca içinde bulunup hemdem oldukları ve âdeta kalb ve beyinlerinden bir parça haline getirdikleri fikir, düşünce ve duygularım öyle kolay kolay bırakabileceklerini düşünmek de fevkalade yanlıştır. Cemaat, bir bina değildir ki bugün yıkıp, yarın onun yerine yenisini yapasın! Değişecek olan, insanların hissiyatı, fikriyatı ve düşünceleridir; kafa ve kalb yapılarıdır. Hele hele bu davette ya da iltihak çağrısında zorlama yapmak ve fikirlere baskı ile adam ayartmak, bütün bütün iftiraklara sebebiyet verecektir. Öyleyse yapmamız gereken, hiç kimseye "Bize tâbi olun" demeden ve iltihak isteğinde bulunmadan, Allah rızası için güzel ve müsbet hakikatlara tercüman olmaktır. "Birleşelim" mesajını verirken iltihak ma'nâsına hamledilecek kelimelerden sakınılmalı, Allah rızası için ziyaretlerde bulunulmalı, davet edilmeli, civanmerdâne davranılmalı, gurura düşülmeyip, karşımızdaki hoşnut edilmeye bakılmalı, ikram ve i'zazda bulunulmalı. "Düşüncen mübarektir, düşüncende kal ama, kardeşim ol" denmeli, teferruata ait mes'eleler gündeme getirilmemeli ve muhatabımız tebcil, takdir ve dua ile rahatlatılmalıdır. Evet, fiilen birleşmenin yolu işte bu tür davranışlardan geçer.

İttifak ve birleşme olmuyor diye, niye ihtilâf ve husûmet olsun ki? Yanımda bulunmuyor, benim gibi düşünmüyor diye neden karşısına geçeyim?

sub92

Ve arkamda değil dîye, neden darılayım?

İttifak ve birleşme, rüşde ermemize bağlı bir husûs olup, Allah bir gün onu da şu azîz millete lûtfedecektir. Yeter ki biz, arzetmeye çalıştığımız prensiplere ve daha nice güzel düstûrlara riayetle, tevfik-i İlâhî'nin en büyük bir vesilesi olan İttifak ve vifak için hergün dua edelim ve bütün mü'minlere hürmet ve muhabbetle kalblerimizi açabilelim.

(1) "İnancın Gölgesi"nden.

(2) Bu mevzu 1980 öncesi dile getirilmiştir.