Aralık 1998 · s. 515 · 7 dakikalık okuma
Bir Ürperti Bir Seziş
“Yufkadır kâğıd-ı dil eşkile aharlayıp
Mühre-i dağ ile şeflaf ü kalemgîr idelim” *
Sabit
İnsani İki Faaliyet: Yazı ve Sanat
İnsanoğlu, uzun dünya serüveninde çeşitli nirengi noktalarından geçmiş, icatlar yapmış, aletler geliştirmiş, keşiflerde bulunmuştur. Dinamizmi, tecessüsü, meraklı bakışlarıyla hayatını kolaylaştıracak buluşların altına imzasını atmıştır; fakat yazının kullanılmasının ayrıcalıklı bir konuma sahip olduğu muhakkaktır. Sözün uçup kitabi bilginin yarınlara ulaşacağının bilincinde olan insanoğlu binlerce yıldan beri yazıyı kendi disiplini içerisinde kıvamlandırmaya çalışarak piktogramlardan, hiyerogliflerden, çivi yazılarından günümüzün çok çeşitli yazı şekillerine ulaşmıştır.
Yazı, kendi içerisinde kendini ikmal ede dursun, bu arada arkaik dönemlerden itibaren insanın farklı bir yönü de tarihi gelişim içerisinde uç vermiştir: Sanat. Sanat da, mağara duvarlarından tuvallere, kil işlerinden mimari abidelere kadar çeşitlilik göstererek, bir ifade tarzı olarak gelişmiştir. Üzerinde spekülatif ve farklı yorumlar da yapılsa, “sanatla ekmek pişirilmez” suçlamalarına maruz da kalsa, “sadece ekmekle de yaşanmaz” diyerek insanın göz ardı edilemez bir gerçeği olduğu noktasından rüştünü ispat etmiştir.
İki Farklı Boyutun Kesişmesi
Sanatın,
daha ilk dönemlerden itibaren bir dil olarak da kullanıldığı muhakkaktır. Kadim
dönem insanlarının barınağı olan mağaraların duvarlarını süsleyen resimler,
iptidai kavimlerde aynı zamanda işlerin yolunda gitmesini, ayların bereketli
geçmesini temenni eden sembolik birer dua niteliğindeydi. Aynı şekilde,
piktogramlar ve hiyeroglif karakterler de ilk dönemlerde temelleri atılmış bir
çeşit resimle haberleşme sisteminin stilizasyondan geçmiş bir şekli olarak
kabul edilebilir.
İlk dönemlerde nesilden nesile aktarılacak bilginin az oluşu daha çok şifahi (söze dayalı) kültürün gelişmesine yol açmıştır. Kendisine, İlahi yolla, kalemle yazma öğretilen insan, bu temelini tarihin günümüze daha yakın zamanlarında, hat sanatında olduğu gibi estetik de katarak olgunluğa ulaştırmayı başarmıştır.
İslâmi Sanatın Orijini
Sanatların oluşumunda görünür âlem (âlem-i şehadet) ile duyu ötesi âlem (mâverâ) etkili rol oynarlar. Yani sanatkâr, gördüğünü ya olduğu gibi kopyalar (mimesis) veya kalbiyle, ruhuyla hissettiklerine uygun birer zarf bularak ortaya çıkarır. İslam sanatı bu tarzlardan daha çok kalbe ve ruha ait, ebedilik çağrışımlarına açık soyut sanatı saha olarak seçer ve kullanır, Kullandığı malzemenin görünür âlemden elde ediliyor olması çok fazla bir şey ifade etmez. Çünkü İslâm sanatı, sadece kullanılan malzeme ile başlayıp bitmez. Esas mühim olan, elde bulunan bu malzemeler ile neler üretildiğidir. Üstelik insandaki manevi oluşuma katkı sağlayacak bir unsur olarak sanatlar, dünyevi malzeme yönüyle, bediî zevklere açık olan insanın elinden tutar ve onu tene ait kaygılardan muvakkaten uzaklaştırır. Bu sebeple, “Hat her ne kadar cismanî aletler ile meydana gelirse de, aslında ruhi bir hendesedir.” denmiştir.
Bunların yanı sıra, “Allah güzeldir güzeli sever” ve “İşlerinizi güzel yapınız” düsturları duyarlı bir Müslüman’ın zihninde daima tazeliğini korumuş, güzelle meşguliyette ve onu temâşâda insanı yüceltici unsurların var olduğuna inanılmış, güzelliklerin kaynağını oluşturan “Allah(c.c)’ın ‘Cemil’ sıfatının âlemlerdeki tecellisi” fikri de Müslüman sanatkârlara yol gösterici olmuştur. Ontolojik zemindeki bu arayış da zihni koordinatlarda ‘bediî’ bir surette yer etmiştir.
Hat
Sanatının Kısa Tarihi Seyri
“Ruhun geometrisi” cümlesi ile şöhret bulan hat sanatı, doğrudan doğruya İslam’ın sanat anlayışından çıkan bir soyut gerçekliktir. Lügatlerde; uzun ve doğru yol, çizgi, satır, yazı gibi anlamlarda ele alınan hat, sanat literatüründe, Arap harfleriyle bedii zevklere hitap eden eser kompoze etmeye, oluşturmaya denir. İslam’ın resme, surete sıcak yaklaşmamasının gölgesinde uygun bir vasat bularak filizlenen hat sanatı 6. yy’dan itibaren çeşitli istihalelerden geçerek sağlam bir zemine oturmuş tur.
Abbasi vezirlerinden İbn-i Mukle tarafından, ilk İslam yazı stillerinden “Küfi” yazı ta’dil edilmiş, kollara ayrılmış ve “aklâm-ı sitte” tabir edilen altı yazı stili ortaya çıkmıştır. Yine Abbâsiler döneminde Mu’tasım’ın sarayında hattatlık yapan Türk asıllı Yâkut hat alanında köklü değişimler yapacak şekilde bu sanatın malzemesi olan Arap harflerine riyazi (matematik) ve hendesi (geometrik) boyutlar kazandırmıştır.
Hüsn-ü Hatta Sanat Boyutu
İslâm sanatlarının nonfigüratif (resime kapalı) yapısı, sanatçıları soyutlamaya (abstraction) itmiştir. Sezer Tansuğ bu konuda şöyle der: “İslâmlık, diğer tek tanrıcı dinlerden daha soyuttur ve temel görsel sorun olarak sonsuza doğru parça parça, matematik bir eklenmeyle çoğalan sürekli sayı ve nakış fikrini getirmiştir. İslâm’da dinsel dünya görüşünün kendi yapısı gereği figür ve doğa ilgisi Batı’dan, Hristiyanlık’tan farklıdır. Bu çevrede figürün stilize bir nakşa dönüşmesi zorunluluğu vardır.
“Hristiyanlık’ta figür, Tanrı ile mümin arasında bir aracı yaratmaya çalışırken, İslâm dinsel nakşının başlıca niteliği bu ilişkide hiçbir aracının bulunmadığı düşüncesini yerleştirir.”
Kalbe ve ruha damlayan manalar, imkânların (malzemelerin) organizasyonuyla gün yüzüne çıkarılır ve sezgiye (hadse) dayanan bir sevk ile eşyanın özü, gerçekliği (künhü) yakalanmaya çalışılırdı. İslâm hat sanatı bu yönüyle İlahi gerçekliklerin mânâlar evrenindeki güzelliğinin, hat sanatçısı eliyle, dünyevi formlarda billurlaştırımasıyla görünür şekle bürünmesidir de denilebilir. Üstelik hat sanatında ön görülen sadelik vahyin saf gerçekliğine de uygun düşer. Burada bazı hat tarzlarındaki giriftliğin itiraz noktası teşkil edeceği düşünülebilir, fakat ilk başlarda görülen giriftlik, yerini yavaş yavaş netleşmeye, berraklaşmaya bırakır. Eserdeki derinliğe, mânâ atmosferine nüfuz edilmeye başlandıkça, katmanların şifreleri çözülür ve yazı kendi meşherini sergiler. Esas etkileyici olan ise, ekser hat tarzlarının su katılmamış sadeliğindeki tılsımdır, etkileyiciliktir, “aşikâr sır”dır.
Bir Macar’ın, hat sergisini gezerken yanındakine söylediği şu sözlere kulak verelim:
“Dostum, bu sizin yazılarda bir hâl var. Çok dikkat ediyorum. İlk bakışta sade bir renk, geometrik bir sessizlik, baktıkça canlanıyor, harekete geçiyor, cilveleniyor. Önce bir tatlı bakış, arkasından yavaş yavaş içe süzülen canlı bir akış, sessiz bir armoni içinde ruhu oynatan metafizik bir musiki var. Lakin ondaki ahengi kulaklar duymuyor. İçler dinliyor. Dinledikçe bir başka âleme yükseliyor. Bakarken ne oluyor anlamıyorum, içimi içine çeken büyüleyici bir çehre, bir güzellik denizi, sevimli titreşimlerle gönlümü ferahlatan bir hava, derken bir melek sesi ve nefesi kadar gizli ve ılık bir okşayış ve sarılış içinde kalıyorum. O ben, ben o oluyoruz gibi bir şeyler oluyor”
Hat
sanatının çok boyutluluğu içindeki uzanımlar insanı sonsuzluk fikrine
yaklaştırır. Yine Sezer Tansuğ’un deyişiyle, “Sonsuza doğru yükselmenin
değerleri Doğu ve İslâm sanatlarında belirgindir.”
İnsanda bulunan “ene”, yani benlik nasıl ki Allah’ın sonsuz sıfatlarını idrâk etmede bir kıyas vazifesi görür, kâğıt üzerine çizilen çizgiler de Allah’ in sanatını -kısmen de olsa- anlamada, o tabakalarda dolaşmada araç vazifesi görür. Ayrıca Allah’ın “Kün” emriyle birlikte âlemin hikmetle tertip ve tanzim edilişini, harflerinin istifiyle sembolize eder. En küçük parçacıktan, en büyük sistemlere kadar -külli bakış açısına sahip olamadığımızdan dolayı, fark edelim veya etmeyelim- bir düzenin bir intizamın yürürlükte olduğu aşikârdır. Kompleks yapılarda görülen kısmî düzen, büyük yapının da sağlıklı işlediğine işaret eder. Hat sanatında görülebilen harmoni de, mâverasında yatan mânâ tabakalarının hikmetlerinden bizi haberdar eder.
Bu tarz bir mânâ denizinde yüzülebilmesi için, eser olabildiğince ârâzlardan (değişkenlerden) temizlenmiş ve esasa (künhe) işarette bulunulmuştur. Bu sağlandığında, açık fon üzerine yazılan siyah yazı adeta metafizik bir boyuta açılan gizemli bir kapı, görünmeyene ait tılsımların bir anahtarı olur.
Bir Müslüman’ın, gotik bir yapı veya klasik bir heykeltraşın eseri karşısında sıkılganlık göstermesi, onları “kalp ve rûhun derece-i hayatı”na sıçratacak bir rampa olarak kullanamamasından kaynaklanan bir endişenin sonucudur. Bu sebeple Müslüman sanatçılar, eserlerindeki etkileyiciliği ve metafizik derinliği ârâzlarda değil özde aramışlardır. Meselâ, minyatür sanatı, figüratif resme bir ölçüde yakın bir sanat koludur ama onun da rölyefsiz, gölgesiz ve perspektifsiz olması, Müslüman sanatçının maddeyi aşkın (transandantal) bir noktadan gözlemliyormuşçasına kâğıda aktarmasını netice vermiştir. Hat sanatının ise bu noktada; tenasüp, zarafet, ihtişam, ulvilik gibi sanat unsurlarıyla güzel sanatlar arasında mühim bir yer işgal ettiği muhakkaktır. Çünkü görülemeyen ve tabir edilemeyen (kabil-i tabir olmayan) mânâlar ne duyularla gösterilebilir, ne de tam manasıyla fikirlerle ifade edilebilirler. Onlar, ancak, hissettirilebilir, sezdirilebilir ki görülen ile görülemeyenin arasındaki perdenin fen bazında şeffaflaştırılıp mâverâsındakilerin idrâke yaklaştırılmasında en ehliyetli sanat hüsn-ü hat olsa gerektir. Gavs-ı Azam Abdulkadir Geylani Hazretleri’nin, saygı duyduğu hattat Yâkut için, “Onun elinde Allah’ın sırlarından bir sır vardır” demesi de yukarıdaki ifadelerle örtüşür.
Yer yer karşılaştığımız zevk hâsıl edici güzelliklerden aldığımız haz -şuurlu veya şuursuz- “Elest Bezmi’nde Allah’ın huzurunda ruhların hissettiği coşkunluğun bir cüzünü hatırlatır. Hat, o hengâmda verilen ahd’in, kelâmla ifadenin anlamlı bir şekli olması yönüyle hatırlatıcısıdır.
Ne yazık ki zamanımızda hüsn-ü hattın kıvrımları arasından kalp ve ruhumuzla kesiştirebileceğimiz çizgilerin koordinasyonu dumura uğramış, latifelerimiz modern zamanlarla körelmiştir ki bu işin aşkla mermerlere hakk’edildiği dönemlerde yaşananların, hissedilenlerin, bugün biz belki, ütopyalarını çizdiğimiz hissini vermekteyiz.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi:“Tarihimizin acayip bir devrindeyiz. Bir buçuk asırdır süren bir medeniyet değiştirmenin neticesi olarak, hayatımıza hakim olan ikilik, her şeyi güçleştirdi. Kalbimizle düşüncemiz, iyi niyetlerimizle itiyatlarımız hep birbiriyle çarpışıyor.”
Tekrar o imbiklerden geçen ruh inceliğini yakalama duasıyla.
Kaynaklar:
— İskender Pala, Dîv modem n Şiiri Sözlüğü , c: 1-2, Ankara, Akçağ Yay., Tarihsiz.
— Seyyid Hüseyin Nasr, İslâm Sanatı ve Maneviyatı, İstanbul, İnsan Yay., 1992.
— Ahmet Efe, Güzeli Bulmak, Konya, Esra Yay., 1994.
— Sezer Tansuğ, Sanatın Görsel Dili, İstanbul, Remzi Kitabevi, 1993.
*Gönül kağıdı pekincedir. Onu gözyaşı ile aharlayıp mühre ile dağlayarak kalemin (hikmetleri yazmakta) kolaylıkla yürüyeceği şeffaf bir hâle getirelim.