Sızıntı Arşivi

Mayıs 1993 · s. 15 · 8 dakikalık okuma

Bir Pazartesi Düşünceleri

Ertuğrul Kocatürk · Edebiyat

BİR PAZARTESİ DÜŞÜNCELERİ Bir günlük tefekkür

Saat sabahın beşi. Henüz iki yaşını doldurmamış kızımın desibeli bir hayli yüksek ağlamasıyla uyanıyorum. Aman Allahım! Ses dayanılır gibi değil. İçimden “Fe sabrun cemil”ler çekip sabah namazı için abdest almaya koyuluyorum. Su, insanın elini donduracak kadar soğuk. Başımı mesh ederken: “Acaba abdestin sadece farzlarını mı yapsam?” diye içimden geçirdiğimde bir gün önce okuduğum batılı bir doktorun söyledikleri aklıma geliyor ve titreyerek ellerimi kulaklarıma götürüyorum. Şöyle diyordu doktor Ceramius Rolland: “Müslümanların, ibadetlerinden evvel, temizlendikleri sırada, kulaklarının arkalarını niçin soğuk su ile ısrarla yıkadıklarının sırrına yeni erdim.. kulak arkasının günde birkaç defa soğuk su ile yıkanması beynin sağlığı dengesi bakımından vazgeçilmez bir şart, hatta sara hastalığına karşı en büyük deva.”

Öyle ya sünnet-i Ahmediye’de hiçbir mesele yoktur ki birçok hikmeti bulunmasın.

Kızımın solo konserini duymamak için salona kaçıyorum. Elhamdülillah şimdi biraz daha iyi... Kulak-ses armonisi öyle güzel ayarlanmış ki, mesafenin uzamasıyla seslerin azalması hakikaten nimet. Ya sadece belli frekanstaki sesleri duyabilmemiz! Şöyle bir düşünün:

Cansız maddelerin esneme ve gerilmesinden doğan gürültüler, ayrıca bunları oluşturan atomların içindeki parçacıkların vızıldamaları ve gezegenlerin hareketinden kaynaklanan kozmik gürültü. Ya bütün bunları duyabilseydik! Düşünmesi bile korkunç.

İşe gitmek üzere hazırlık yapıyorum. Bu arada kahvaltı da hazır. Çayımı yudumlarken çay kaşığıma batırdığım bir parça balı da kızımın ağzına götürüyorum. O ise burun kıvırıyor. Oysa şu bir kavanoz balı yapabilmeleri için bir arı kolonisinin yaklaşık 50 milyon çiçeğe konması gerektiğini bir anlatabilsem. Ne mümkün! Elimde çanta, hızlı adımlarla caddeyi arşınlayıp, bol bol egzoz dumanı yutarak belediye otobüsünün kapı aralığına sıkışabiliyorum. Yol üzerinde yeni dev beton kulelere inşaat alanı açmak için kesilip sütun gibi yere uzanmış güzelim ağaçları görünce içim burkuluyor. Sanki onlar lisan-ı halleriyle: “Ey insanoğlu! Benim bir saatte 2 kilo zehirli gazı emdiğimi biliyor musun? Aynı zamanda 2 kilodan fazla da, hayat için lüzumlu oksijeni verdiğimi, bir hektar çam ormanının yaklaşık 32 ton tozu yutarak zararsız hale getirdiğini hiç duydun mu? Bu yüzden benim, senin için en tabii ve en tesirli hava filtresi olduğumu biliyor musun? Bizleri kesip yok etmekle şehirleri yaşanmaz hale getirip kendi sonunuzu hazırladığınızı hiç düşündün mü?” diyorlar.

Otobüsten inip hızla yoluma devam ediyorum. Karşımda bütün haşmetiyle bir camii... İçinde bulunduğum çağın bulanıklığından mazinin berraklığına sığınıyorum. Cami hazinesini dolduran mezar taşları da ayrı bir ulvi dekor teşkil ediyor.

Ecdad diyorum, ne güzel düşünmüş. Her cami çevresindeki bu ulvi dekorlar; günahlarla, dünya meşgaleleriyle yüz yüze olan insana ahireti hatırlatarak hırslarımızı dizginliyor. Çağdaş medeniyet (!) ise bu hırslarımızı dizginleyecek her faktörü ortadan kaldırmakta çok mahir davranmış. Ancak bayramdan bayrama kabristanlara gidip kendimize gelebiliyoruz.

Saate bakıyorum. Eyvah işe geç kalmışım. Ama hafızam yine fren yapmama sebep oluyor. Feridüddin-i Attar’ın Tezkiretül Evliya’sındaki Bişr-i Hafi’nin anlattıkları aklıma geliyor. Şöyle diyor Bişr:

‘Mezarlıktan geçip gidiyordum. Birden kahirdekilerin durumu bana göründü. Onları mezarın dışında toplanmış, birşeyler kapışırcasına taksim ederken gördüm. Yaklaşıp sordum:

— Size ne oluyor böyle? Nedir bu taksim ettiğiniz?

Biri cevap verdi:

— Bir müddetten beri bu yoldan hayırlı ve şuurlu bir mümin geçiyor, mezarları görünce hemen İhlâslar okuyor, Fatihalar hediye ediyor. Bazen de Yasinler okuyarak bizlere bağışlıyor. Onun hediyesi bizlere sevaplar şeklinde geliyor, bizde şu anda onu bölüşüyoruz.”

Hafızam bu düşüncelerle meşgulken, karşımda çoğu bakımsızlıktan yan yatmış mezar taşları da sanki boynu bükük bir eda ile dua taleb ediyorlar. Ellerimi açarken gözyaşlarıma da hâkim olamıyorum. Ve korkunç bir kamyon klaksonuyla tekrar 20. yüzyıla geri dönüyorum. Kavşakta, karşıya geçebilmek için yeşilin yanmasını bekliyorum. Yeşili kim beklemiyor ki, hele kalpleri karartan çağımızın beton kentlerinde yeşil moda renk. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki artık literatürümüze “kişi başına düşen yeşil alan” tabirleri girdi.

Bunları düşünürken ayağıma basan bir baston darbesiyle arkama bakıyorum. Âmâ bir ihtiyar, kendisini karşıya geçirmemi talep ediyor. Kolundan tutup yardımcı oluyorum. Yürürken “Maddi körlüğün, manevi körlüğün yanında bir sultanlık olduğunu, birincisinin isyanı olmazsa mükâfatının büyük olduğunu, ikincisinin ise ahiretinin zindan hayatı olacağını” söylüyorum. İhtiyar büyük bir tevekkülle, kendisine takdir edilen rolü sabırla güzel oynamaya çalıştığını ifade ediyor. Belli ki güngörmüş biri...

Ve sonunda işbaşı yapıyorum. “Bir ziyaretçiniz var?” diyorlar. Eski bir dost. Epeydir görüşmemiştik. Dostum, öksürükle arkadaş, erken çökmüş bir tip idi. Şimdi ise karşımda zinde biri duruyordu. Sebebini sordum. Sigarayı bıraktığını ifade etti. Çok sevindim. Efendimiz’in (sav) “Hicretin en faziletlisi Allah’ın sevmediği şeyleri terk etmektir” hadis-i şerifini hatırlattım.

Öğleye doğru bir telefon! Karşımdaki ses, bir yakınımızın çocuğunun vefat ettiğini ve cenazesinin öğle namazına müteakip kaldırılacağını bildiriyordu. “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.”

Abdest alıp cenazeye yetişiyorum. Babasına başsağlığı dileyip, Epiktetos’un sözlerini hatırlatarak metanet tavsiyesinde bulunuyorum:

“Her ne hakkında olursa olsun, ‘onu kaybettim’ deme, fakat ‘onu geri verdim’ de... Çocuğun mu öldü? Onu geri verdin. Tarlanı mı elinden aldılar? Onu geri verdin. Lakin elinden alan kötü bir adamdı. Onu sana verenin şu veya bu şekilde geri almasının ne ehemmiyeti var. Onu sende bıraktığı müddetçe, yolcuların otelden faydalandıkları gibi faydalan. Çünkü dünya bir misafirhanedir.”

Cenaze namazından sonra kabristana gidiyoruz. Ebedi istirahatgâh için yer hazırlanmış. Kabristan imamı Yasin suresini tilavet ediyor. Aklıma birden İkbal’in: “Ey Müslüman! İki cihan saadetinin kaynağı olan Mukaddes Kitab’ınla bütün alakanı kesmiş gibisin. Ancak öleceğinden, kolayca ölmen için başucunda Yasin okunuyor. Demek Allah’ın sana hayat vermek için indirdiği Kitab’ı sen, yaşamak değil, sadece ölmek için okuyorsun... Ne yazık” sözleri geliyor. Bu arada çocuğun akrabalarından birinin hıçkırıklar içinde: “Gençliğine doyamadan gitti” sözünü işitiyorum. Fe Sübhanallah. Doymak mümkün mü ki, doyup da gitsin. Doymak burada değil ki... Burası acıkmanın yeri.

Zaman su gibi geçiyor. Vakit akşama yaklaşmış. Eve gitmeden akşamki sohbete bir esnafı davet ediyorum. İşlerinin çok olduğunu, geç vakte kadar çalışacağını bahane ediyor. Aslında bu işleri bilen biri fakat dünya hırsı biraz fazla. Ona bir kıssa anlatıyorum:

“Satın aldığı bataklık bir araziyi ekilebilir hale getiren adam mutlu bir halde, tek gözüyle tarlaya bakarak:

— Ey tarla, şimdi asıl sahibini buldun, der. Bunun üzerine tarla dile gelip cevap verir:

— Ey insanoğlu, seninle beraber üzerimden 99 tek gözlü geçti, Beni bırakıp giden çift gözlülerin hesabını var sen yap!”

Haklısın der gibi başını sallıyor. Ardından tevekkülsüzlüğünü ifade sadedinde Efendimiz’in(sav) şu hadisini hatırlatıyorum: “Eğer sizler, Allaha hakkı ile tevekkül etmiş olsanız, O, aynen sabahleyin yuvalarından aç olarak çıkıp, akşamleyin yuvalarına tok olarak dönen kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de rızıklandırır” (Tirmizi-Sünen IX/208).

Adamcağız mahcubiyetinden başını biraz daha gövdesinin içine çekiyor. Dozajımı artırıyorum: “Bacon’un güzel bir sözü var. O sözü çerçeveletip buraya asmak lazım” diyorum. “Neymiş o?” diyor, merakla...

“Servetin batırdığı insan sayısı, kurtardığından çok fazladır.” Sonunda pes ediyor:

“Tamam söz, çaya yetişeceğim.”

Oradan hızla ayrılıp beton şehrin kalabalıklarına karışarak evin yolunu tutuyorum.

Eve geldiğimde afacanın cıvıl cıvıl karşılamasıyla içeri giriyorum. Sofra hazır.

Kabristanda gördüklerimin tesirini hala üzerimden atabilmiş değilim. Ağzıma götürdüğüm her lokma sanki sitemle soruyor: “Beni hangi yolda kullanacaksın? Sabrın, şefkatin, merhamet ve hayırhahlığın mı artacak? Yoksa gaddarlık, hıyanet ve rezaletlerin yardakçısı mı edeceksin?” Başucumda cevap bekleyen bu suallere verecek cevap bulamıyorum. Onun için de, yediğim ekmekten, içtiğim sudan korkup utanıyorum.

Bir köşeye çekiliyorum. İçime karamsarlık duyguları hâkim, afacanın ayaklarıma dolanması beni neşelendiremiyor. Biraz sonra arkadaşlarla buluşacağız. Bana olan hüsn-ü zanlarına binaen karşıma geçip bazı şeyler soracaklar. Ama ben onlara tam olarak bilmediğim, hakkıyla yaşamadığım şeyleri nasıl anlatacağım? Peki ya gitmesem ne olacak? İmam Şafii’nin: “Kendini hakla meşgul etmezsen bâtıl seni istila eder” sözü tecelli edecek Allahu âlem. Meseleyi biraz daha müsbet düşünmeye çalışıyorum; Öyle ya, insan Cenab-ı Hakk’ın kendisine bahşettiği kadarını anlatmakla vazifeli değil mi? Mevlana: “Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından birşey kaybetmez” dememiş miydi. Şeytanın bir aldatması olan “Ben bilgi küpümü iyice doldurayım, ondan sonra birşeyler yaparım” düşüncesi ne kadar yanlış. Şanlı Sahabi, Efendimiz’den (sav) öğrendiği bir ayetle cihanın en ücra köşelerindeki susamış gönüllere koşmuyor muydu? Herşeyi bilmek de zaten mümkün değil. İlim deryası Hz Ali (kv) bile “Bilmediklerimi ayağımın altına alsaydım başım göğe değerdi” dememiş miydi. Bu düşünceler beni biraz rahatlatıyor.

Yatsı ezanının sesiyle kendime geliyorum. Namaza yetişme kaygısıyla şemsiyemi almayı unutup, rahmet damlalarının yüzümü okşamalarıyla koşarak camiye giriyorum. Bakıyorum, saf saf olmuş pırıl pırıl gençler, içime inşirah doluyor. Namazdan sonra bunları çay içmeye davet etmeyi düşünüyorum. Sonra kendi kendime: ‘Gerek yok ki, bunlar zaten caminin yolunu bulmuş insanlar” diye düşünürken Zübeyr Gündüzalp’in altın bir vecizesi tedai ediyor: “Arşa değmek istidadında olanların ayakları altına omuzlarımızı koyarız.”

Namazdan çıkıp sırılsıklam vazıyette davetli olduğum evin kapısını çaldığımda, ev sahibi; “Şemsiyeniz yok muydu, ıslanmışsınız?” demesi üzerine bir velinin dediği gibi cevap veriyorum: “Şemsiye alsaydım iyi olurdu, fakat başıma taş yağmayıp yağmur yağdığına şükrederek buraya geldim.”

İçeri giriyorum, salon hayli kalabalık, pırıl pırıl bir topluluk. Okuduğumuz nurani tefsirin Şafii ismine mazhar mübarek kelimeleri atmosferimi şifalandırıyor. Ardından ev sahibinin ikramlarını Mün’im-i Hakîki’yi düşünerek insaniyet mertebesine çıkarıyoruz. Bu arada bir genç soruyor: “İnsanların bazısı zengin bazısı fakir. Biz niye zengin değiliz. Onların Bahtiyar hallerine imreniyoruz?”

Cevap veriyorum: “Bahtiyarlık da, bedbahtlık da, imtihan süresince belli olmaz. Akıbetini bilmediğimiz bir kimsenin dünyevi imkânlarına imrenmemiz akıl kârı değil ki”. Ve Efendimiz(sav) döneminde yaşamış “Salebe” misalini veriyorum.

Ve uzayıp giden tatlı sohbet...

Vakit hayli ilerlemiş. Gecenin geç saatinde eve geliyorum. Başımı yastığa koyarken, rahmet damlalarının penceremdeki musikisini işitiyorum. Bitmez tükenmez hazinesinden her sene aynı miktar yağmuru hiç eksiltmeden lütfederek arzımızı yeşillendiren Rabbim’in bu engin cömertliği karşısında:

“Ya Rabbi, sultanlığının azametine, Zât’ının celâline layık olan hamd sana mahsustur” demekten kendimi alamıyorum. Bu güzel hamdi de, yine güzeller güzeli Efendimiz’in (sav) hadislerinden öğreniyorum: Şöyle anlatıyor Kâinatın Efendisi(sav): “Allah kullarından biri: Ya Rabbi, sultanlığının azametine, Zât’ının celâline layık olan hamd sana mahsustur’ dedi.

İki melek bu sözün sevabını yazmakta öylesine müşkül duruma düştüler ki, ne yapacaklarını bilemediler. Bunun üzerine Allah’ın (cc) huzuruna çıkarak: “Ey bizim Rabbimiz, bir kul öyle bir şey söyledi ki, onu nasıl değerlendireceğimizi bilemiyoruz” dediler.

Kulunun ne dediğini en iyi bilen Allah (cc): “Kulum ne dedi?” Buyurdu. Melekler cevaben:

Sultanlığının azametine, Zât’ının celâline layık olan hamd sana mahsustur” dedi, dediler.

Allah (cc) buna karşılık meleklere: “Kulumun söylediği gibi yazınız. Benim huzuruma geldiğinde onun mükâfatını ben vereceğim, buyurdu” (Sünen-i İbni Mace, ıh. 36).

Ve ben tarifsiz bir huzur çağlayanı içinde, penceremden her bir meleğin bir yağmur tanesini indirişini tahayyül ederek dalıp gidiyorum...

Ertuğrul KOCATÜRK