Sızıntı Arşivi

Ağustos 1988 · s. 284 · 4 dakikalık okuma

Bir Menşûrun Düşündürdükleri

Abdullah Garib · Tarih

Menşur, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde padişah tarafından beylik ve komutanlıklara gönderilen ve bahis mevzuu şahsa rütbesinin yükseltildiğini bildiren fermandır. Menşur, ecdadımızın İslam’ı ne ölçüde idrak ettiğini, dünya hayatını nasıl gördüğünü ve sadece Allah(cc)’ın rızasını kazanmak ve ilahi kelimetullah’ı ifa etmek için nasıl bir gayret sarf ettiğini göstermektedir.

İşte bu anlayıştır ki, daha sonra 600 yılı aşkın bir süre İslam’ın bayraktarlığını yapacak, Allah’ın emrettiği adaleti ve hoşgörüyü üç kıta üzerinde yayacak ve ihya edecek olan şühedanın Söğüt’te tohumlarını atmıştır.

Bahis mevzuu menşur 1289 yılında Selçuklu hükümdarı İkinci Gıyaseddin Mesud tarafından Osman Beye gönderilmiştir. Selçukluların Osman Gazi’yi uç beyi olarak tanıyan 1284 tarihli ilk menşurundan sonra, aradan geçen süre zarfında Osman Beyin, toplanmış olan kuvvetleriyle Rumların üzerine yürüyüp onları hezimete uğratması ve tehlikeli düşmanlardan İnegöl tekfuru Nikola’nın bu harpte maktul olması üzerine gönderilen bu ikinci menşur ile ayrıca, ak sancak, tuğ, davul, kös ve zilden ibaret olan ve “tabılhane” olarak isimlendirilen beylik alametleri de yollanmıştı. Ayrıca, Gıyaseddin Mesud, Osman Gaziyi her türlü vergi ve tekliften muaf tutuyordu.

Osman Gaziye menşurla beylik alametleri geldiği zaman vakit ikindiden sonra idi. Osman Gazi o sırada, âdeti olduğu üzere muhtaçlara ve misafirlerine yemek hazırlatmıştı. Tabılhane’nin hemen çalınmasını emrederek bunu ayakta ve ellerini göğsüne kavuşturmuş olduğu halde dinledi. Bundan sonra, bilahare “Mehterhane” diye anılan “tabılhane”nin her gün ikindiden sonra çalınması ve padişahların bunu ayakta dinlemeleri adet oldu. Bu hal, Fatih devrine kadar devam etmiş, onun devrinde ise hükümdarların mehterhane ile nevbet vurulurken ayağa kalkmaları usulü terk olunmuştur.

1289 yılında, Selçuklu hükümdarı İkinci Gıyaseddin Mesudun Osman Bey’e yolladığı menşurun az çok bugünkü dile çevrilmiş ve kısaltılmış metni şöyledir. (*)

“…Cenab-ı Hak bana saltanat ihsan ederek emirlerini ve yasaklarını ifaya memur etti. Ben de bunun karşılığında büyük mansıpları -makamları- ve ulu rütbeleri ehlinden esirgemeyerek herkesi kabiliyet ve istidadına göre arzusuna eriştirmekten geri kalmayı caiz görmeyip İslam memleketlerinde kendisine düşen hizmeti ifa eden, savaş meydanlarında nam kazanmış koca yiğitlerin ve biricik anılan erlerin her birine halli halince rütbe ve makamlarla riayet ve şefkat ettiğimden hiçbirinin hizmeti boşa gitmez. İşte bu cümleden hizmetleri olan saadetmendi alicah Osman Şah bin Erduğrul Bey ki bütün aşiret ve kabileleriyle gazayı ve cihadı ve kâfirlerle mukateleyi iş edinmiş olup müşrikleri, Allah’a ve ahiret gününe inanmayanları Allah’ın ve Resulünün menettiklerine uymayanları ve Hak diniyle dinlenmeyenleri uslandırmak hususunda Allah’ın emirlerine uymuş ve sürat ve celadeti avazesiyle alem olmuştur —tanınmıştır. Evvelce kendilerine yurtluk ve ocaklık olarak verilen Ankara Karadağı’ndan başka İnönü, Yenişehir, Eskişehir, İnegöl, Yarhisar taraflarını bazu kuvvetiyle açıp İslam memleketlerine kattığı gibi, düşmanlarına daima üstün gelmiş, hile ve kuvvetlerini yenmiş ve bilhassa, İslam’ın büyük düşmanlarından Nikola adlı melunu haklayarak tasallutundan nice yerleri kurtarmıştır. Bütün bu nevi daha birçok hizmet ve yararlılıkları kulağımıza geldiğinden tarafımızdan riayete haklı ve layık görülüp kendisine tuğ, sancak, davul ve nakkare -mehterhanede yer alan büyük kudüm- tahsis kılındı ve Eskişehir’den Yenişehir’e kadar olan yerleri bir sancak itibar edip ona verdim ve buyurdum ki adaletin iktizası olarak emaret —beylik— mesnedinde ve eyalette vakar ve sükûnla karar edip adaleti şiar edinip zalimin şerrini mazlumdan def ve zulüm ateşini yeryüzünden ref etmeye gayret gösterip hükümeti zamanında küçüğe ve büyüğe, zengine ve fakire, âlime ve cahile, uzak ve yakınlara, misafir ve komşulara müsavi bakıp ve davaları görülmeyince başkasıyla mukayyet olmayıp şer’e ait işleri kadılarla görüp ve siyasete (yani cezaya) ait olanları durmadan yerine getirip lakin Cenab-ı Hakkın şefkati yüzünden kan dökmekte sabrı ve vakarı elden komasın. Öyle zamanda da yetimlerin hakkını noksansız olarak ifa ettirsin ve peygamberimizin şeceresinden olan seyyitleri muazzez ve muhterem tutup kendilerine riayet ve himayeti ve izaz ve ikramı ahiret zahiresi eylesin ve Peygamberimizin varisleri olan ulu ulemaya lütuf ve şefkatle muamele edip dinin bekasını ve kanunlarının icrasını onların varlığının bereketinden bilip hatırlarını rencide etmekten gayet endişe edip çekinsin ve sipahi taifesine vazife ve ihsan kapılarını açıp lakin ifrattan ve tefritten içtinap etsin ve reaya tarafını dahi icap ettiği gibi mülahaza eyleyip ne onların örfi vergilerini defterle tayin olunan kimselerden men ve ne onlardan haksız yere fazla bir habbe alınmasına müsaade edip iki tarafa müsavi surette riayet etsin. Çiftçileri ve ziraatla meşgul olanları himaye edip günden güne beldelerin imarı ve halkın refahı ile uğraşmaktan hali olmayıp belde ve nahiyelerde ekilmemiş yer bırakmayıp şen ve şadan kılsın. Beş vakit ibadeti cemaatle ifa edip daima rey ve müşavereden sonra harb ve sulhun hangi şekli lazım gelirse o yola gidip ve bilhassa Allah’a teveccühle Peygamber (s.a.v)’e uyarak fırsatı kaçırmayıp İslam gayreti için gece ve gündüz çalışıp boş durmasın ve ganimet malından şer’i beşte bir çıkarıldıktan sonra kalanı gazilere tevzi ve taksim ve her birinin şer’i hissesini istihkakına göre teslim etsin... Ne kadar hazine hasıl olursa defterle Beytülmal için zapt ettirip bir habbe dışarıya koymasın ve cevahir ve kumaştan saltanat ihtişamına layık olanı saltanatım tarafına göndersin ve silah kısmından seçkinlerini ayrı tutup gayrısını icabı vaktinde vazifesiz ve gönüllü olarak varan gazilere versin.

Daima kalb huzuruyla uğur açıklığına, Allah’ın yardımına, Peygamberin mucizelerinin teyidine, hazır ve gaip erenlerinin görülen ve gizli himmetlerine benim hayır duamla birlikte mazhar olasın ve devleti- mm devam ve bekasına dua edip güzel şeyler zuhura getirip lazım olan hizmetlerde ikdam gösteresin.

Altı yüz seksen sekiz senesi şevval ayının ilk günlerinde Konya’da yazıldı.’’

Arş.Gör. Abdullah Garib

(*) Kutay, C: Türk Nedir, Ne Değildir? Osmanlı Nedir,Ne Değildir? s: 139-141.