Aralık 1992 · s. 3 · 5 dakikalık okuma
Bilimlere Bir Menfez

Ubeydullah Akyüz
Tarih, sosyoloji ve psikoloji gibi içtimâî bilimler dahil, dîni kendi dışında kabul eden laisizm eksenli bütün bilimler, bugün adeta 'maksud-u bizzat' olarak veya 'ne'likten 'kim'liğe çıkarılarak, insanın aslî meselelerini daha da içinden çıkılmaz hale getirmiş bulunmaktadır. Bilimi yapan insan olmasına ve bilimlerin insana hizmet etmesi gereğine rağmen, bugün insan, bilime teslim olmuş durumdadır. Bilim ve insanlık bilimi dünya hayatına ve siyasî maksatlarına hizmet için yönlendiren bir avuç mütegallibenin tasallutu altındadır.
Bilim, gözlem ve deneyin sahasına girmeyen, dolayısıyla laboratuara sokulamayan her hâdiseyi ve her mevzuyu 'bilimsel' addetmediği için inceleme sahasına almamakta, dolayısıyla, 'bilim'in vize vermediği pek çok hakikat, 'dogma' damgası yiyerek aşağılanmaktadır. Böyle bir kabulden daha sert, daha katı ve daha gayr-ı ilmî bir 'dogma'nın olmadığı, Doğu'da ve Batı'da bilimi ve bilimselliği teşrih masasına yatıran pek çok mütefekkir tarafından ifade edilmiş ve 'bilimselliğin' altın tahtı, en azından zihinlerde sarsılmaya ve kendine duyulan İtimadı kaybetmeğe başlamıştır. Ne var ki bilime yön verme noktasında şimdiye kadar 'müsbet' bir teklif belki yapılmamış da olsa, gerektiği gibi anlaşılamadığı, ve kitlelere mâl edilmediği bir vakıadır.
Bilim, dünden bu yana Batı'da dinden kopuk geliştiği için, aslında kâinatta kendinden ve insandan bağımsız olarak var olan 'kanunlar'ın keşfine dayandığı halde, bu kanunları âdeta kendine mâl ederek 'dini ve dinîn Sahibi'ni dışlaya-gelmiştir. Bilim, Meşiet ve Kudret'e dayanan 'İlâhî kanunlar'ın keşfi neticesinde tesbit edilen prensipler bütününden başka bir şey değildir. Bu prensipler, haddizatında haricî varlık ve şuur sahibi olmadıklarından, kudret, irade ve yaratma noktasında hiçbir tesir-i hakikiye sahip değillerdir. Dolayısıyla bilim, insan üzerinde onu kendine râm edecek hususiyete sahip olamaz. Bilime şu andaki mevkiini verenler, dini, inkâr veya kasden gözardı eden bilim adamlarıyla, dünya hayatları adına onlarla ittifak eden birtakım sermaye ve güç merkezleridir.
Aslında bilimi yerli yerine oturtmak için "bilimsel" kalıpların dışına çıkmak gerekmez. Bir defa bilim, kainattaki geçerli kanunların keşfine dayandığına göre, bu keşfi yapan İnsandır ve dolayısıyla bilimi kuran da insandır. Şu halde bilim, her şeyden önce bu keşiflerin menşeini veya kaynağını açıklamak durumundadır. Mevcud bilim tarihlerine baktığımız zaman, insanlığın eski Yunan'dan önce âdeta kopkoyu cehalet karanlıkları içinde yüzdüğü neticesine varırız. Oysa insanlık, mevcud tarih biliminin teorilerine göre, tarih öncesi çağlardan beri giyinmekte, barınmakta ve belli gıdalar almaktadır. Tarih bilimi, oldukça yanlış bir hipotezden, tek yönlü ve ileriye doğru tarihi terakki hipotezinden hareketle, insanlık tarihini çeşitli çağlara ayırmakta, fakat, mesela Yontma Taş Devri'nden Cilalı Taş Devri'ne, oradan Tunç Devri'ne nasıl geçildiğini, ateşin, tekerleğin ve yazının nasıl icad edildiğini açıklayamamaktadır. Biz, kitaplarda keşiflerin tarihini okuruz ama hiçbir zaman bunların nasıl yapıldığı bize anlatılmaz. Bir defa, herhangi bir sahada şu veya bu şekilde bir keşfin olabilmesi için malzeme, ihtiyaç, akıl yorma ve hepsinden de önemlisi bazı ön bilgilerin ve hatta kesinleşmiş temel bilgilerin bulunması zarurîdir; Arşimet'in ifadesiyle, belli bir destek noktasına dayanılarak belki dünya yerinden oynatılabilir. Ama böyle bir destek noktası olmadan hiçbir neticeye varılamaz ve bir adım ileriye gidilemez. Bilim, telâhük'ü efkarla, nesiller boyu fikir ve görüşlerin birbirine eklenip durmasıyla gelişmiş, keşifler, daima temel bilgilere dayanılarak, ihtiyaç ve merakın hocalığında, gerekli malzemeden de istifadeyle belki yıllar alan çalışma, didinme, tefekkür ve kafa yormalara lütûf ve mükafat olarak gelen İlâhî İlhamın yol verdiği zihin patlamaları neticesinde gerçekleşmiştir. Öyleyse, bilimlerin temelini teşkil eden prensiplerin konmasına yol açan keşiflerin varıp dayandığı ilk sarsılmaz temeli koyan kimdir? İşte, bilimlerin önündeki tıkanıklığı açıp, ona gerçek mecramı verecek olan ana mesele budur.

Dünden bugüne, belki hemen bütün dünya toplumlarında peygamberler, belli bir zanâatın, belli bir fennin ilk üstadları sayıla-gelmişlerdir. Mesela, Hz. Nuh gemicilerin, Hz. Yusuf saatçıların, Hz. İdris terzilerin pîri kabul edilmektedir. Bilim, gerek zaman, gerekse keyfiyet gibi engeller itibariyle deney ve gözlemine alamadığı hususları 'bilimsel' kabul etmeyerek, dini ve peygamberliği dogmatik inancın sahası saymakta ve böyle bir inanca da değer vermemektedir. Oysa, böyle bir tutum herşeyden önce bilimin her bakımdan sahasını daralttığı gibi, pek çok hakikati da daha baştan mahkum etmekle, asıl bilim dışılık örneği sergilenmektedir. Herşeye çözüm bulma, herşeyi kuşatma, hayata ve insana yön verme iddiasındaki bir hakikat, sahasını alabildiğine daraltmakla, bizzat kendi iddiasında inandırıcılıktan uzak düşmekte ve tam bir acziyet sergilemiş olmaktadır. Öte yandan, dini ve peygamberliği inceleme sahasına alamayan bilim, en azından ilk gemiyi kimin, nasıl yaptığını, ilk saati kimin neye, hangi bilgiye dayanarak bulduğunu, ilk elbiseyi insanın nasıl ve neyle diktiğini, iğne ve ipliği nasıl keşfettiğini açıklamak mecburiyetindedir. Ne bilimlerin ve keşiflerin başlangıç tarihi 16. asırdır ne de insanlığın en mühim keşifleri buharlı gemi, uçak, elektronik aletler ve füzelerdir. İnsan, buharlı gemi, uçak, elektronik aletler olmadan da yaşayabilir ve yaşamıştır da ama ekmek, su olmadan, hatta iyi-kötü elbise giymeden yaşayamaz. Öyleyse, insana tâ baştan neleri yemesi gerektiğini, elbiseyi nasıl dikeceğini ve susayınca su içmesi gerektiğini kim öğretmiş, kim ilham etmiştir? Ayrıca, ne dinî hakikatler ne de peygamberlik, asla gayr-i ilmî değildir... İnsanlar, dinî hakikatleri ve peygamberliği bizzat gözlemiş, içtimâî, aklî, ruhî ve vicdanî, tecrübî ölçülere vurmuş ve milyarlarca insan, hakka'l-yakin derecesinde dîni hakikatlere, peygamberliğe ve hatta bilimin asla sahasına alamayacağı Ahiret'e inanmıştır. İman, 'bilimsel doğrulardan' çok daha kesin olduğu için bilim ve bilimsel doğrular ancak imanı kuvvetlendirici bir vasıta olabilir. Modern ve laik bilim, tahrif edilmiş de olsa Tevrat, İncil gibi kitaplarda ve bilhassa tek bir harfi bile değişmeden günümüze kadar gelmiş bulunan Kur'ân-ı Kerim'de anlatılan bilimin ancak bugünlerde ulaşabildiği ilmî hakikatlere açıklama getirmelidir. Evet, ilk defa olarak Nur Risaleleri, Mucizat-ı Enbiya, yani peygamberlerin mucizelerinin zımnında bilime muazzam bir menfez açmıştır. Bilim, bu menfezden içeri girdiği takdirde, önünde aydınlık bir yolun uzandığını ve asıl temelinin din olduğunu görecektir. O zaman da bilimin iman hakikatlerini tesbitte âfâkî delilleri zihin ve vicdanlara taşımak olacaktır. Böylece de bilim birkaç yüz yıldır Batılı zihinlerde çatışmaya girdiği dînle kucaklaşacaktır. Evet, beri yanda tarih sahasında Hz. Lût ve Hz Salih bilinmeden Arabistan tarihinin; Hz. İbrahim, Hz. İdris ve hatta Hz. Yunus bilinmeden Ön Asya denilen Irak, Suriye, Güneydoğu Anadolu, Keldani, Elam, Bâbil ve Asur tarihinin; Hz. Yusuf ve Hz. Musa bilinmeden Mısır, Filistin tarihinin; Hz. Davud, Hz. Süleyman ve Hz. İsa bilinmeden Filistin'den Yemen'e ve Roma'ya kadar koca bir bölgenin tarihinin; Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) bilinmeden dünya tarihinin bilinmesi ve tarihin gerçek yörüngesine oturtulması mümkün müdür? Bunu mümkün saymak, bilimdışılıktan başka, tam bir bağnazlık olmayacak mıdır? Öyleyse, tabiî bilimler de tarih gibi içtimaî bilimler de peygamberler ve peygamberlik temel alınarak yeniden yorumlanmak ve yeniden yazılmalıdır.