Sızıntı Arşivi

Aralık 1995 · s. 483 · 7 dakikalık okuma

Bilimin Hangi Yönü Eleştirilmeli?

Selim Aydın · Bilim Felsefesi

İnsanın sahip olduğu bilgi üretme araçlarından biri olarak bilim, hakkında çok şey yazılıp, konuşulan insani bir faaliyettir. Ayrıca insanın sahip olduğu bilgi evreni içinde bilim ihmal edilemez bir ait bilgi kümesidir. Çok yönlü etkileri olan bu faaliyetin, netice itibariyle, bir güç aracı olduğu ise herkesin malumudur.

İnsanlığın ortak mirası olan bilime, milattan önce, Mısırlılar, Babilliler ve Mezopotamya uygarlıkları, milattan sonra da Yunanlılar, Museviler, Hristiyanlar ve Müslümanlar, katkıda bulunarak günümüze kadar bu miras hem korunmuş, hem de zenginleştirilerek günümüze kadar gelmiştir. Bilim evrensel bir bina olarak tarif edilirse, bu binanın temelleri ve kotonları, bütün insanlık tarafından şekillendirilmiştir. İhtilaflı olan konu, hangi milletin ve uygarlığın bu mirasa daha çok katkıda bulunduğu hususundadır. Sahip olduğu bu mirasın ortaya çıkardığı güçle büyük devletler meydana getiren Müslümanlar, değişik sebeplerle bu mirası daha da zenginleştirmeyi yavaş yavaş terk etmiş ve Rönesans hareketleriyle bu bilimsel miras son 300 yıldır Batıya kaptırılmıştır. Batının himayesine girdiği andan itibaren yavaş yavaş dönüşüme uğrayan bilim, incelediği alanı nesnel dünya ile sınırlamış ve diğer dünyaları tanımamazlıktan gelerek dünyevileşmiş ve sekülerleşmiştir. Böylece batılı bilim adamı, bunun dışındaki bilme yollarını ve bilgileri de “bilim” olarak görmemiş ve bilim tarihi kitaplarında diğer kültürlerin ve medeniyetlerin birikimleri ya dikkate alınmamış veya çok az miktarda bahse değer görülmüştür. Özellikle Müslümanların bilime yaptıkları katkılar kısıtlı olarak göz ardı edilmeye çalışılmıştır.

Ancak bilimin uğradığı bu dönüşümler, bahane edilerek onun güç üreten mekanizması göz ardı edilmemelidir. Bilimin ideolojik yorum içermeyen ve gözleme, ölçüme, kontrollü deneye dayanan yerleri, bulguları ve yönleri, insanlığın ortak mirası olarak görülmeli ve buna sahip çıkılmalıdır. Son 30 yıl içinde batıdan Uzak Doğu ülkelerine doğru kaymaya başlayan bilim-teknoloji-sanayi üçlemesine kendi insanımız da sahip çıkmak zorundadır. Bugün herkesin kabul ettiği bir gerçek var ki, o da bilim-teknoloji ve sanayi üçlemesinin caydırıcı bir güç olduğudur. Bu mirasa sahip çıkarak onu geliştiren batı dünyası, bu gücün farkına vardıkça, onu batılı olmayanları kontrol altında tutma veya sömürme aracı olarak kullanmaktan da bir an geri durmamıştır. Sonuçta bilim ve teknoloji vasıtasıyla sömürülen ülkelerin insanlarında bilime karşı farklı tepkiler oluşmuştur. Kimileri, ona olduğundan fazla güç vererek putlaştırmış ve bilimsel bilgi dışında kalan tüm bilgileri ve bilgi edinme yollarını inkâra gitmişlerdir. Bazıları da bilimin kötü kullanımını gördükçe, ondan ürkmüş ve bilime uzak kalmayı tercih etmiştir. Son yıllarda ise bilimi, güçlü ve zayıf olduğu yönleriyle tanıyan ve ideolojik yorumlarından ayırarak ona hakkını veren ancak putlaştırmayan bilim adamları da yetişmeye başlamıştır.

BİLİMİN ÜÇ YÖNÜ

Her şeyin sonuçta ilme bağlı olduğu bir dünyada, katsayısı yüksek gücü üretme aracı olan bilimi sorgularken, bilim faaliyeti ile ilgili üç temel ayrımın farkında olunması, yapıcı eleştiri için vazgeçilemez hal gelmiştir.

Birincisi, yaşadığımız nesnel dünyayı (tabiat) bilme ve anlamaya çalışma noktasında bilimsel düşüncenin dayandığı metodoloji, evrenseldir. Kâinatı ve varlıkları tam olarak anlayabilmek, hem tasavvuf ve kalp yolunun hem de matematikî düşünme, gözlem ve kontrollü deneyden ibaret olan kafa (fen) yolunun birlikte kullanılabilmesine bağlıdır. Bu iki yol doğru şekilde birlikte kullanılırsa, her iki yolun yobazlığa ve taassuba açık tehlikelerinden korunulur. Bu sentezin yarısını oluşturan bilimsel düşünme ve araştırma yöntemleri, gözlem, akıl yürütme, hipotez kurma ve test etme, kontrollü ölçüm ve deney yapma, sonuçların tekrar edilebilirliği ve kritiğe tabii tutulabilir olması gibi işlem basamaklarını içine alır. Bu işlem basamaklarının doğulusu, batılısı, Hristiyanı, Müslümanı gibi versiyonları yoktur. Ancak bu işlem basamaklarını uygulayan bilim adamıdır. Dolayısıyla onun ahlaki değer hükümleri ve içinde yaşadığı toplumun inançları ve kültürü, değişik seviyelerde bu işlem basamaklarının nasıl pratiğe konacağını etkiler. Diğer deyişle bilim adamının kognitif (idrak, nazar, niyet, kavramlar, algı şemaları vb.) elementleri, bilimin paradigmasını şekillendirir. Evrensel işlem basamakları, bilim adamının paradigması içinde varlıkları ve hadiseleri anlamada, problem çözmede kullanılır. Paradigmalara göre anlam kazanan bilimin, yapısında mutlak objektiflik< ve tarafsızlık da yoktur. Ancak bilimde geçerli paradigmalara dayalı bir objektiflik ve tarafsızlık söz konusudur. Bu noktadan yola çıkarak Kuhn ve Feyerabend gibi bilim felsefecileri, bilimsel düşünce ve araştırma yöntemlerini paradigmalar ve paradigma değişimleri çerçevesinde sorgulamaktadırlar.

Özetlersek, eşyanın görünen yanını (nesnel olan kısmı) bilme ve anlamada güçlü olan bilimsel araştırma ve düşünme yöntemiyle elde edilen bilginin uygulama ve kullanılma biçimi, bu aşamada belirlenmediğinden hâlâ büyük oranda nötr olma özelliğini korumaktadır. Pazara çıkarılmamış bu bilimsel faaliyetin (veya bilgi üretme aşamasının) doğulusu, batılısı, Müslümancası, Hristiyancası söz konusu değildir. Mesela: Bir binanın tanımı içerisinde onun nasıl yapılacağına dair işlemler, evrenseldir. Bina yapımında uyulacak temel esaslar, inanca, kültüre ve değer hükümlerine göre değişmez. Ancak evin yerleşim planı, odaların durumu, oda, tuvalet, banyo sayısı, kültüre ve değer hükümlerine bağlı olarak değişik toplumlarda farklılık gösterebilir.

İkincisi, bilimsel düşünme yöntemine göre üretilen ve üretildiği aşamada doğduğu kültürün ve inancın elbisesini giymeyen bilginin, nasıl ve ne şekilde kullanılacağı, bilim adamının değer hükümleri ışığında ve yaşadığı toplumun kültürü ve inancı etrafında şekillenir. Bu aşamada bilimsel bilgi, nötr bir araç olmaktan çıkar, insanlığın yararına veya zararına kullanılabilecek şekillerde formüle edilir. Uygulamalı bilimler içinde çok değişik teknolojilerin oluşmasına zemin teşkil eder. Bu ikinci aşama, olumlu ve olumsuz yönleriyle eleştirilmelidir ki, bilimin insanlığın hizmetinde kullanılma yolları keşfedilebilsin. Mesela çok değişik mimari stillerde ve boyutlarda yapıları ev tipleri bu noktayla ilişkili olup, her yönüyle tartışmaya ve eleştiriye açıktır.

Üçüncüsü, kullanım biçimi değişik teknolojiler ve uygulamalar halinde şekillenmiş bilimin, toplumun değişik katmanlarında kısa ve uzun dönemde oluşturduğu etkiler ve neticelerdir. Bilimin bu yansımaları da olumlu ve olumsuz yönleriyle eleştirilmeli ve bu güç kaynağının insanlığın zararına değil, yararına kullanılmasına çalışılmalıdır. Farklı büyüklük ve mimarilerde yapılan ev ve dairelerde yaşayan insanların sağlıklı hayat sürmelerinde bu ev tiplerinin olumlu ve olumsuz katkılarının neler olduğu bu aşamayla ilgilidir. Yine aynı şekilde uzun süreli televizyon seyretmenin veya bilgisayar kullanmanın sağlık üzerine olan etkileri de bu kategori içinde değerlendirilmelidir.

Bugün bilim yapabilmek, para, teknoloji, vasıflı insan gücü, uygun çalışma ortamı ve mekânına sahip olmaya bağımlı hale gelmiştir. Bilimsel araştırma ve geliştirmeye ayrılan kaynaklar sınırlı olduğundan her toplum, tartışarak alternatif bilim politikaları üretmekte ve geliştirmektedir. Bu şekilde önceliklerine göre çalışılacak konuları belirlemektedirler. Dolayısıyla çalışılacak konuları, sınırlı kaynak ve ülke önceliklerine göre belirleyen bilim politikaları da eleştirilebilir.

Bilim hakkında olumlu veya olumsuz makale ve kitapları okurken bu ayrımların göz önünde bulundurulması ve birbirine karıştırılmaması, geleceğimiz açısından hayati öneme sahiptir.

BİLİMİN ELEŞTİRİYE AÇIK KONULARINDAN ÖRNEKLER

Bugün pek çok düşünür (Rose, Mitroff, Latour, Woolgan ve Knorr-Cetina gibi sosyologlar) tarafından bilime yapılan eleştirilerin çoğu, yukarıda bahsedilen ikinci ve üçüncü yönlere dairdir. Sözgelimi Batı dünyası, gücünü ve masumiyetini kullanarak; hâkimiyet altına almak ve meşrulaştırmak için, biyolojik değişimi açıklayıcı evrim teorisini ideolojik hale dönüştür ve biyolojik değişim gerçeği etrafında bir sürü ideolojik yorum örgülemiştir. Mesela, “evrim teorisinin sosyolojik ışığında ele alınan şovenizm, yabancı düşmanlığı, cinsi tahakküm, bencillik genlerimiz de vardır. Dolayısıyla hayatın bir mücadele ve kavga olarak görülmesi yadırganmamalıdır. O halde başkalarını ve diğer kültürleri istila eden, sömüren veya marjinalleştiren batılılar itham edilmemelidir. Zira bu insanlar, tabiatlarının gereğini yapmaktadırlar(!).Suçlanacak bir unsur varsa o da genlerimizdir. Nihai analiz ancak bu genler üzerinde yapılarak bir sonuca varılabilir” gibi düşünceler “bilimsellik” adı altında pazarlanmaktadır.

Bilimin üçüncü yönüne ait tartışılması gereken bir başka örnek ise insan genlerini haritalama projesinin sonuçlarından çıkan bilgilerin, hem iyilik hem de kötülük sinyalleri va’detmesidir. Bir araç olan bilginin tabiatından kaynaklanan bu ikili durum, acaba hangi yönde daha çok kullanılacaktır? Haritası çıkarılan insan genleri, genetik hastalıklardan korunma ve bunları azaltma yönünde mi daha çok kullanılacak yoksa, genetik haritalarımız, biyolojik determinizm bazında, kültürel, sosyal, ırki cinsi ayrımcılığı teşvik etmek ve statükoyu meşrulaştırmak için mi daha çok kullanılacaktır? Etik (ahlaki) kaygılar taşımayan bir zeminde yürütülen biyolojik çalışmalar, insana fazilet namına ne sunabilecektir? Ancak Müslüman bilim adamı, bilimi bilgi edinmenin tek kaynağı olarak görmüş ve eşyanın hakikatinin anlaşılmasının hem kafa hem de kalp kültürünün birlikte kullanımını gerektirdiğine inanır. En önemlisi de bilimin bu üç yönünün farkında birisi olarak Müslüman bilim adamı, bilimi, nesnel dünyayı anlamada önemli bir güç kaynağı olarak görür. Onu ne putlaştırır, ne de hafife alarak görmemezlikten gelir.

Özetlersek, bilimin Batı kültürüne dayalı paradigması, bilgi edinmenin tek ve alternatifi olmayan bir yolu değildir. Batılı bilim anlayışı, bilgi edinme yollarından biri olup, diğer bilgi kümeleriyle zenginleştirilmeli ve ortaya çıkan tıkanıklıkları giderilmelidir. Bilimde yeni ufukların açılması gerekliyse, önce hem bilim hem de din cephesinde taassuplar terk edilmeli, kalp ve kafa kültürü birbiriyle sağlıklı şekilde evlendirilmelidir. Farklı bilgi kümelerinin karşılıklı fikir ve düşünce alışverişine imkân veren diyalog yolları oluşturulmalıdır. Zira ilimlerin hakikatlerinin de peygamberlerin mucizelerine ve mesajlarına dayandığı unutulmamalıdır. Bilimin, zaman içinde bir ortak havuzda biriken bilgilerin tecrübelerle olgunlaştırılarak büyümekte olduğu dikkate alınmalı, her kültürün evrensel yönlerinden istifade yolları araştırılmalıdır.