Ocak 1992 · s. 561 · 5 dakikalık okuma
Bilimden İmana

Bilime bilhassa pozitivist bakış açısı neticesinde verilen mevki, haylidir dünya çapında kısmî aksülamellere yol açmaktadır. Nefsî arzularını keyfe-mâ-yeşâ tatmin peşinde koşan modern çağ insanının "Allahsız" bir dünya kurma istikametinde ''ne''likten 'kim'liğe çıkarıp, bir bakıma ilâhlaştırdığı bilim, kendisine tapanların başına tarihte emsali görülmemiş felâketler getirmiştir. Bu sebeple, bilim ve yol verdiği devâsâ teknik, Batı'da kısmî de olsa kritiğe tabî tutulurken, İslâm dünyasında da "bilginin Islâmileştirilmesi" gibi belli gayretler sergilenmektedir.
Bugün, dünyanın her tarafında hakim sistemin 'robot insan' yetiştirme gayesine hizmet eden 'eğitim miti', zihinleri malûmat makyajına tabî tutmakta ve 'kesret' içinde boğulan insan, üniversiteden nasıl kalıptan geçirilmiş bir kafayla mezun olduğunun çok zaman farkına varamamaktadır. Lisans ve lisans-üstü tahsilin 'caka'sının yanısıra, belli 'entelektüel' mes'elelerle de ilgilenmenin ayrıcalığını, 'etiket' sahibi üniversite mezununa, kendi gözünde belli bir imtiyaz bahşetmektedir. Bengladeş'li şair Ekber İlelebedî'nin bu mevzudaki bir kıt'ası, gerçekten çok manâlıdır:
Ne ahmakmış Firavun ki, akıl edemedi üniversiteler kurmayı...
En kolay yolu buydu halbuki nesilleri yok etmenin!
Böyle yapmış olsaydı eğer,
Tarihte kötü bir nam da bırakmış olmayacaktı!..
Evet, bugün insanlığın önünde birer gulyabânî gibi duran mes'eleleri çözüme kavuşturmak için, zihinleri belli bir tasfiye ameliyesinden geçirmek gerekmektedir.
Bilim, Batı'daki gelişme çizgisinde "bilmeye cüret eden insan''ı, umumiyet itibariyle Allah'la karşı karşıya getirmiştir denebilir. "Biliyorum, o halde varım" anlayışındaki Batılı bilim adamı, Allah'ın varlığına, vahdaniyetine ve rubûbiyetine âfâkî deliller olma mahiyetini taşıyan bilimin prensip ve neticelerini, Allah karşısında enâniyetini ispatlama yolunda kullanmıştır. Dolayısıyla, bu yanlış kalkış noktası tashih edilemediği ve bilim imanın emrine verilemediği sürece, insanlığın bilimden çekeceği daha çok şeyler var gibidir.
Bilimin kendine mevzu seçtiği kâinat kitabı ve normo-âlem olarak insan fizyolojisi, hatta psikolojisi, Allah'ın isimlerinin tecelli meşheridir. Ne var ki, yukarda arzına çalıştığımız vechile bilim, Batı'da Din'den kurtulma ve nefsin Allah karşısındaki "Sen Sensin; ben benim" inadını kuvvetlendirme vasıtası olarak kullanılagelmiş ve dolayısıyla kâinattaki hâdiseler, kendilerine adeta ulûhiyet ve rubûbiyet verilen 'tabiat kanunları'yla(!) izah edilir olmuştur. Evet, kâinattaki her hâdise, insanı Allah'a götürmesi gereken birer ‘ayet' olduğu halde, bilim ona küfrü gerektirici bir bakış açısı getirmiştir. O halde, bugün bilimi prensip ve neticeleriyle îman adına kullanmak, umumiyetle inanmayanı imana götürücü değil, inananın imanını artırıcı bir keyfiyet arzetmektedir. Zannımca Kur'ân-ı Kerimin mes’eleyi takdimi de böyledir. İlgili âyetler, ‘tabii’ hâdiseleri ve 'kanunları', Allah'ın varlık ve birliğine delil ve şirki iptal edici ma'nâ ve mahiyetleriyle ele almakla birlikte, ehl-i şirki ilzam ve iskata yöneliktir.
Nitekim, asrımızın beyin yapıcısı büyük Zât da, eserlerini tanıtırken, 'Yaralanmış tâlib-i hakikati kısa bir zamanda tedavi ettiği gibi, ehl-i ilhad ve dalâleti de tam ilzam ve iskat ediyor" cümlesini kullanmaktadır. Bu durumda, kanaatimce meseleye şu âyet çerçevesinde yaklaşmak faydalı olacaktır:
"İşte, size içinizden bir rasûl gönderdik: Size âyetlerimizi okuyor, sizi (her türlü günah kirinden ve yanlış bilgi ve kabullerden) arındırıyor ve size Kitab'ı hikmeti öğretiyor ve size bilmediklerinizi öğretiyor."
Mealini arzettiğimiz âyette önce, Allah Rasûlü'nun (sav) Allah'ın âyetlerini tilâvet ettiği ifâde buyrulmaktadır. Müfessirlerin açıklamasına göre, buradaki âyetlerden kasıt, hem Kur'ân-ı Kerimin âyetleri, hem de Kur'ân'ın kader ve kudret plânında bir diğer ifâde şekli olan kâinatta, insan nefsinde ve cemiyette cereyan eden hâdiselerdir. Evet, âfâkî ve enfüsî âyetler insana takdim edilecektir ama, bu âyetlerin 'tilâvet'ini çok iyi bilen, onların dilinden anlayan ve gereğince de yaşayan biri tarafından yapılacaktır bu; imanın yanısıra, musaffa süt gibi ilim akıtan âlim-i mürşid yapacaktır bunu. Yani, bugün bilime gerçek istikametini verecek olanlar, ancak, İslâm'a vâkıf mü'min bilim adamlarından başkaları değildir. Öyleyse, bilimin mevzûlarına iman penceresinden bakmak gerekmektedir; aksi halde bilim, tam tersi istikamette küfür adına da kullanılabilecektir ve nitekim yüzyıllardır kullanılmaktadır da.
Mesele, önemsiz görülecek cinsten değildir. Ehl-i Sünnetin Mâturidî ve Eş'ârî kanatları arasında, belki bazılarına önemsiz görünecek bir görüş ayrılığı vardır. Mâturidîler, eşyayı Allah'ın yaratması veya programlamasıyla zatında vasıf sahibi görür, meselâ ateşi zâtında yakıcı kabul ederken, Eş'âriler, eşyanın bu şekilde zatî vasfı bulunmadığını ve Allah'ın her an tecellî hâlinde olup, verdiğimiz misâle göre, ateşe daimî olarak "yak" emrini verdiğini kabul ederler. Belki bu iki görüşten ikisi de doğrudur ama, belli mes'eleleri değerlendirmede birinin tercihi kişiye tevhid ve iman noktasında daha bir duyarlılık kazandırabilecek keyfiyettedir. Meselâ, aklî ilimlerin ihmale uğradığı ve müslümanların 'Hind fakirleri'ne benzediği bir zamanda, Mâturidî görüş, onları aklî ilimler ve dolayısıyla bilim adına sebeplere yöneltir ve harekete geçirebilir. Buna karşılık, sebeplere adeta ulûhiyet atfedildiği ve bilimin küfre basamak yapıldığı günümüzde ise, Eş'ârîlerin görüşü, müslümana daha bir tevhid ve iman şuuru kazandıracak ve her an Allah'ın kontrolünde, O'nun hal ve kuvveti altında olduğunu hatırlatıp, eşyanın kesretli dış yüzü kendisine 'gel gel' ettiğinde, şeffaf iç yüzü ve hakikati, "Biz bir fitneyiz, sakın küfre düşme "diyecektir. Evet, Allah eşyaya daimî tecellî halindedir; eşyayı ansızlık içinde yoklukla varlık arasında götürüp getirmekte ve daima yed-i tasarrufunda bulundurmaktadır. Programlanmışlık, vehmî bir realiteden başka bir şey değildir.
Sonra, iman için 'bilim', hiç bir zaman herşey değildir; belki sadece bir şey olabilir. İman, her şeyden önce bir taleb işidir; talebi neticesinde Allah'ın kulun kalbinde yaktığı bir meş'aledir iman. Öyleyse, bilimle 'tezkiye', yani günahlardan ve her türlü yanlış anlayıştan arınma yan yana gitmek mecburiyetindedir. Niyeti keyfince yaşamak ve bu uğurda gerekirse çalmak, gasp etmek ve öldürmek olanların ellerinde bilimin ne korkunç bir silah olabileceğine son birkaç asırlık dünya tarihi şahiddir. Bu yüzden, iman için yalnızca âfâkî ve fizyolojik enfüsî delillere değil, insanları günah kirlerinden temizleyecek, paslanmış kalbleri arıtacak, kulaklardaki ve gözlerdeki perdeyi kaldıracak başka şeylere de ihtiyaç vardır. Ayrıca, bilimin gerçek istikametini kazanması, Allah'ı ilân eden binlerce dilli bir ağız olabilmesi için, kişinin önceden sahip olduğu değer hükümlerinden ve yanlış telâkkilerinden de arınması gerekmektedir. Ancak ondan sonradır ki, ne, nasıl ve niçin'in ilmi, yani Kitap ve hikmetin bilgisi insana faydalı olabilir ve insanlığa yön verebilir. Bundandır ki, tarih, yalnızca insana zararlı bilim ve bilim adamlarını değil, Kur'ân, Tevrat ve İncil gibi İlâhî kitapları da yüklendikleri halde, "kitap yüklü merkepler" olmaktan öteye gidemeyen pek çok 'ilim' adamını da kaydına geçirmiştir. İnsanlığa faydadan çok zarar getirmiş ve imandan çok küfür hesabına kullanılmış olan bilim, üniversite kalıbından kurtulamamış kafaların elinde kaldığı, kendisine önce iman penceresinden bakılamayıp, bağımsız maksûd-u bizzat telakki edildiği ve maalesef bazı Müslüman ellerce de vahyi hakikatlere kriter olma tahtına oturtulmaya devam edildiği sürece, insanlığın, kendi eliyle yontup, sonra da taptığı bu modern puttan daha çok çekeceği var demektir.