Sızıntı Arşivi

Temmuz 1996 · s. 274 · 5 dakikalık okuma

Bilim Sermayenin Emrine Girince

Ubeydullah Akyüz · İnceleme

İnsan, açıktır ki kendi kendisinin yaratıcısı değildir. 0, ister kendisini yaratanın Allah olduğuna inansın, isterse, büyük bir yanılma ve dalaletle yaratıcı olarak tabiatı kabul etsin, mutlu bir hayat için yaratılış gayesi istikametinde hareket etmeğe mecburdur. Allah’a iman, O’nun tayin ve tesbit buyurduğu çizgide bir hayat; tabiatı kabul ise, tabii şartlara uyumu gerektirir. Aksi bir tutum ve davranış, insanın ferdi ve toplumsal felaketiyle sonuçlanacaktır.

Bugün, insanın karşı karşıya bulunduğu en büyük felaketlerden biri, bölgesel veya cihanşümul çapta savaşlarla, her gün miktar ve yoğunluğu daha da artan çevre kirlenmesi problemidir. Herkes, barıştan ve daha temiz bir çevreden bahsetmekte, fakat, savaşların ve çevre kirlenmesinin asıl sorumluları, problemin asıl sebeplerini görmezlikten gelmektedir.

Kanaatimizce, günümüzde sonu gelmez çatışmaların da, önlenemez boyutlara varan çevre kirlenmesinin de en önemli sebebi, insanın kendisinin varlık ve yaratılış gayesinin zıddına bir hayat çizgisi tayin etmiş olmasıdır. Onun bu çizgideki bütün faaliyetleri, ahireti inkar veya ihmalle, çok kısa dünya hayatını kendince daha iyi şartlarda yaşama arzusundan kaynaklanmakta, kısaca insan, çok tekrar edilen bir ifade ile ‘homoeconomicus’, yani, ekonomi düşünen, ekonomi yaşayan bir varlık haline gelmiş bulunmaktadır. Açıktır ki, onun bilimsel faaliyetleri de aynı gayeye yönelik olacaktır.

Gerçekten, bilim ve teknolojinin esasen Batı’da gelişmesinin en önemli sebeplerinden biri, orta çağlardaki hayat anlayışının daha çok çalışma ve daha çok kazanç yönünde değişmesidir. Orta Çağlarda, ekonomik menfaatler, hayatın asıl gayesi kabul edilen manevi kurtuluşa tabiydi ve ekonomik davranış, diğer davranışlar gibi şahsi davranış bütününün ahlaki kurallara bağlı bir görünümünü teşkil ediyordu. Fakat, rönesansla birlikte bu anlayış değişti. Dar, girintili çıkıntılı ve üç yanı denizlerle çevrili Avrupa toprağını kendine dar bulan Batı insanı, ihtiyaçların teşviki, deniz ve nehirler gibi tabii ulaşım yollarının bolluğu ve bu sayede gerçekleştirdiği denizaşırı temas imkanına, içerdeki idari zulümlerin de eklenmesiyle coğrafi keşiflere girişti. Nerede olursa olsun para peşine düşen müteşebbis tipi, yerden biter gibi bitti. Altına doymazlık, uyanan bir kıtanın açlığıydı ve herkes için dünyanın yuvarlaklığını yoklama zamanı gelmişti.

Keynes gibi iktisatçıların çerçevesini çizdiği Batılı ekonomik anlayışta önemli olan, daha fazla tüketim adına daha fazla kazançtı. Bu maksada ulaşmada ahlaki prensipler göz ardı ediliyor; mesela Keynes, “açgözlülük, tefecilik ve ihtiyatlılık daha bir süre tanrılarımız olmaya devam etmeli” diyordu. Tüketimi esas alıp, hayat standardını yıllık tüketim miktarıyla ölçen ve daha çok tüketen insanın az tüketenden ‘daha iyi’ hatta ‘daha mutlu’, olduğunu varsayan Batılı ekonomik anlayış, üretimin faktörleri olan emek, sermaye ve toprağı sorumsuzca ve sadece daha çok tüketim adına daha çok üretim için kullanmaya yol açıyordu. Fakat, Gandi’nin ifadesiyle, “yeryüzü, her insanın ihtiyacını doyuracak kadar verdiği, fakat her insanın açgözlülüğünü doyuracak kadar veremeyeceği’ için, yeryüzü servetlerini paylaşma mücadelesi, bölgesel ve cihanşümul çapta sonu gelmez çatışmaların ana sebebini oluşturmaya başladı.

Ekonomik faaliyeti hayatın tek gayesi haline getiren Batı insanını, meşhur, Fransız düşünürü Bertrand de Jouvenel şöyle tarif etmektedir:

“İnsan, gayretinden başka hiçbir şeyi masraf olarak kabul etmez; israf ettiği madenlerin miktarına hiç aldırmaz, daha kötüsü, ne kadar canlı madde yok ettiğine de aldırış etmez. İnsan, hayatının birçok değişik hayat şekillerinin oluşturduğu bir eko-sistemin bağlı bir parçası olduğunu hiç anlamamışa benzer. İnsan hayatının dışındaki tüm hayat şekillerinden kopmuş olarak yaşanan kentlerden yönetilen bir dünyada, bir eko-sisteme bağlı olduğumuz duygusu yeniden canlanmamaktadır. Bu yüzden, eninde sonunda bağımlı kaldığımız su ve ağaç gibi şeyleri umursamazlık içinde harcamaktayız.”

Daha çok tüketim adına, canlı toprağı ve tabiatı büyük bir umursamazlık içinde ‘tüketme’ hak ve yetkimizi (!), çağdaş Batı medeniyetinin kendini tabiata bağlılıktan kurtarmış olduğu inancı içinde, Bulletin of Atomic Scientists’in bir zamanki yazı işleri müdürü Eugene Rabinowitch bakın nasıl açıklıyor:

‘Ortadan kaybolmalarıyla insanın biyolojik yaşayabilirliğini tehlikeye düşürebilecek tek canlı türü vücudumuzdaki bakterilerdir. Geri kalanlara gelince, insanoğlunun yeryüzündeki tek canlı türü olarak hayatını sürdüremeyeceğini gösteren inandırıcı bir delil yoktur. İnorganik hammaddelerden -er geç olacağı gibi- gıda maddeleri sentezinin ekonomik yolları geliştirebilirse, insanoğlu halen gıda kaynağı olarak bağımlı bulunduğu bitkilerden bile bağımsız kalabilir.”

“Ben de dahil olmak üzere insanların büyük çoğunluğu, böyle bir şeyi (hayvansız ve bitkisiz bir tabii çevreyi) düşününce tüyleri ürperecektir. Ne var ki, New York, Chicago, Londra veya Tokyo gibi kent cangılları’nın milyonlarca sakini tüm hayatlarını neredeyse tamamen ‘azoik’ (hayvanı bulunmayan) bir çevrede geçirmişler ve hayatta kalmışlardır.”

Evet. Batı’da ilk günden bu yana bütün bilimsel faaliyetlerin altında yatan da aynı ekonomik saiklerdir. Bu sebepledir ki, bilimsel keşifler çoğu zaman savaşın emrinde kullanılmış ve kendini keşfeden insanlığın başına bela olmuştur. Yine aynı sebeple sermaye çevreleri, bilim adamlarını yüksek fiyatlar karşılığında kullanmaktadır. 0 kadar ki, Einstein, “ekonomik yönden bağımsız bir bilim adamı yoktur” demek gereğini duymuştur. İsmet Özel, Üç Mesele’de Bernard Dixon’ın What is Science For (Bilim Ne İçin?) adlı eserinde, Jim Shapiro adlı bir bilim adamının başından geçen çok önemli bir hadiseyi şöyle anlatıyor:

Jim Shapiro adında Harvard’lı bir bilim adamı, 1969 Kasımında bir bakterinin kalıtım maddesine ait olan bir geni tecrit edebildiğini açıklıyor. Böylece, bir çeşit genetik mühendisliğinin imkan dahiline girdiğini ve bu buluşun hastalıkların tedavisinde kullanılabileceği gibi, insan genlerine etki ederek davranışların biçimlendirilmesi amacına da yönelebileceğini ortaya koydu. Nitekim kaşif, bir süre sonra bir özel tıbbi vakıftan telefonla bir teklif alıyor. Ona, birkaç yıl inde gerçekleşecek gizli, bol paralı, yıkıcı bir genetik mühendisliği programına katılması teklif ediliyor. “Bu telefon konuşması beni sarstı” diyor Jim Shapiro. Bu gösteriyordu ki, bir avuç zengin ve rahatına düşkün insan en ciddi ahlaki ve siyasi meseleleri topluma sunan bir biyoloji dalını kapıp götürmeğe hazırdılar ve bunu halktan gizli olarak, gerçeği saklayarak yapacaklardı. Bunun üzerine Jim Shapiro kendini bekleyen parlak bilimsel çalışmaları bir yana tip, hayatını siyasi aksiyona hasrediyor.

Önemli olan, bilimsel faaliyet ve tabiata hakim olmak demek değildir. Bilim dahil, insan faaliyetlerinin bütünü, insanın varlık gayesi istikametinde olmalıdır. Bu gayeyi tayin edecek olan da, öncelikle onu, bağlı bulunduğu tabii çevreyi yaratan ve bilen Zat’tır. O’nun dışında kimse, insan faaliyetlerine insanın mutluluğunu sağlayacak şekilde yön veremez ve bunun için gerekli evrensel ve değişmez değerler sistemini ortaya koyamaz. Açıktır ki, asırlardır Batı’da yürütülen bilimsel çalışmalar, bilim adına değil, belli değerler sistemi adına yürümektedir. Önemli olan bu değerler sisteminin doğruluğu ve insan fıtratına uygunluğudur. Batının bilimsel faaliyetlerinde kabul ettiği değerler sistemi, onun fıtratına uygun olmadığı içindir ki, bilim getirdiği hayırlardan çok fazla, insanlığın başına felaketler açmış, belki eskiden çok görülen bazı hastalık ve salgınların önüne geçilmiştir ama, sonu gelmez savaşlarda ölenlerin sayısı, insanlık tarihinin başından Rönesansa kadar geçen dönemde savaşlarda ve salgınlarda ölen insanların sayısını kat be kat aşmıştır. Ayrıca, eko-sistemin bozulması ile birlikte bilim ve teknolojinin insan fıtratına ters dayattığı hayat sisteminin yol açtığı hastalıklar, her yıl, önceki asırların ara sıra gelen salgınlarından çok daha fazla insan ölümüne sebep olmaktadır. Dolayısıyla, bilhassa bugün dünyada bilim ve teknolojiye yön verenlerin, bilim ve hayat anlayışlarını gözden geçirmelerinde hayati faydalar vardır. İhtimal, onların bizim dünyamızdaki taklitçileri de, ancak onlar doğruya ulaştıktan sonra belki çizgilerini sorgulama gereği duyacaklardır.