Sızıntı Arşivi

Nisan 1998 · s. 106 · 4 dakikalık okuma

Bilim Kurgu Ve Yaratıcı(!) Hayalin Aczi

Fırat Koçol · Bilim Felsefesi

Size bir soru. “Aranızda, daha önceden bildiği canlılara hiç benzemeyen bir uzaylı gören oldu mu?” Şaşırmayın, biraz uzun da kaçsa asıl soru şöyle olacak:“Aranızda, daha önce okuduğu kitaplarda veya izlediği filmlerde, Dünya ’daki canlılara (özellikle insana) benzemeyen bir uzaylının anlatıldığını gören var mı?”

Doğrusu, olumlu bir cevap alabileceğimi sanmıyorum. Eskiden beri bilimkurguya şiddetli ilgi duyduğum ve her kaynağa mümkün olduğunca ulaşmaya çalıştığım halde bir tane, inanın bir tane bile “yeni” canlıya rastlamadım. Hepsi de, Dünya’da gördüklerimizin, vücut oranları değişmiş veya vücut parçaları karışmış versiyonlarıydı. Bunu insan aczinin çok açık bir delili saymak ve “yaratıcı hayalin aczi” diye adlandırmak mümkün. Demek istediğim, bizler, Dünya üzerinde başardıklarının sarhoşluğuyla eteklerini sürüyerek gezinen biz insanlar, iddia ettiğimiz gibi yeni bir canlı yaratmak değil, onu hayal etmekten bile fersah fersah uzağız... Ve hayal ki, insana, sınırsız gibi görünen geniş bir alanda gezebilmesi için verilmiş, irade- akıl eksenli ayırıcı vasıflardan birisidir.

Uzaya gitmeye gerek yok, bir insan düşünün ki, hep denizden, gölden, nehirden vb. uzak yaşamış olsun. Bu insan, hayatı boyunca tilkiler, aslanlar, birçok kuş cinsi görecek, ama hiç balık görmemiş olacaktır (ya da biz öyle kabul edelim). Birgün bu çöl adamını alıp bir denizin kıyısına götürün ve “Bak arkadaş, bu uçsuz bucaksız suyun içinde yaşayan canlılar var, sence nasıl şeylerdir bunlar?” diye soru-verin.

Emin olun, ama tamamen emin olun ki, bu adam omurgalıların en basit sınıfını hayal edemeyecek ve denizde yaşayan canlıları suda nefes alabilen aslan veya tuhaf kuşlar olarak düşünecektir. İsterseniz omurgalılann değişik bir sınıfını hayal etmesini istemeyelim insanlardan, hiç yarasa görmemiş bir fil bilginine fillerle aynı sınıfta (memeliler) olan ve uçan bir canlı uydurmasını söyleyelim. Sonuçta hayal edilen bir yarasa değil, belki bir çizgi film kahramanı olacaktır.

Şimdi şöyle bir itiraz yükselebilir: “Dünyadan başka yerlerde hayat varsa bu neden farklı olsun? Onların da tutmak için elleri, görmek için gözleri olması gerekmez mi?” Ben de kendimden emin olarak, “Gerekmez!” diyeceğim. Şöyle ki: Bir insana, bir solucana, bir de böceğe bakalım, bu canlıların neresi benzeşiyor söyler misiniz? Neredeyse hiçbir yeri, hem de aynı atmosfer, ışık ve beslenme şartlanna uygun yaratıldıkları halde. Biraz ileride tamamen farklı bir hayata sahip bir marul bitkisi duruyor ve yine aynı Dünya’da; az önceki üç örnekle ne kadar büyük bir farklılık gösteriyor! Öyle ki, siz hiçbir zaman marul görmemiş olsaydınız, alay gibi görünüyor ama, o bitkiyi hayal edemeyecektiniz. Aynı Dünya üzerindeki canlılarda bile bu derece farklılık, bu derece sanat varken, diğer gezegenlerde hayat varsa, öyle yaratıklar olmalıydı ki, biz onları hayal edememeliyiz ve zaten hayal de edemiyoruz işte; “yaratıcı hayalin aczi” dediğimiz şey de budur.

Tek bir mesele kaldı sanıyorum, o da hayalin “gerçekten” aciz kalıp kalmadığıdır. Yani biz düşünemiyor olabiliriz, belki de aramızdan öyle bir “dahi” çıkar ki bir şekil çizer ve der: “Başka dünyada hayat varsa böyle olması çok muhtemeldir.”; biz de bakarız (çöl adamının balığa baktığı gibi) ve bunu birden kanıksarız. Parantez içindeki ifade asıl söylemek istediğimdir; ben balığa bakınca “Aman Allahım! Ben bunu nasıl düşünemedim?” diyen çöl adamının gördüğü somut balık gibi somut bir uzaylı istiyorum. Yoksa bir gezegene varınca değişik yerlerinden tuhaf sesler çıkaran, olağanüstü işler yapan, fakat (buraya dikkat) hiç görünmeyen gezegen sakinleri değil.

Bir gezegende insana benzeyen yaratıklarla karşılaşmak, bu insana benzeyen yaratıkların Türkçe’yi, hem de İstanbul ağzıyla konuşmaları kadar akıl dışıdır; az önceki örneklerden sonra bana muhtemelen hak vereceksiniz. “Dahi”, ya henüz ortaya çıkmamış veya hiç konuşmamıştır. En önemli bilimkurgu yazarları ve yönetmenleri yaratıcı hayalin aczini tasdik eden ürünler koymuşlardır ortaya. Yeni canlılar üretmeye çalışanlar olmuş, fakat bu canlıları nedense dolmakalem yerine insan ya da hayvan şeklinde tasarlamışlardır. Birkaç örnek verelim; gerçi bunlar daha çok türünün meraklısına hitap edecek, ama biz mümkün olduğu kadar dar popüler örnekler vermeye çalışacağız. “Uzay Yolu” (Star Trek) serisi hepimizin yakından tanıdığı bir bilimkurgu klasiğidir. Hatırlarsanız bu filmde “Atılgan” adlı geminin mürettebatı gezegen gezegen dolaşıyor ve birçok yeni türle yakın ilişkilerde bulunuyordu. Bu canlılar ise; yüzü kırmızı, saçı mavi, kulakları sivri vs. insanlardan başka bir şey değildi. Güya uzaylıydı bunlar, ama hayalin iflasının en basit örnekleriydiler. Veya “Yaratık” (Alien) serisini hatırlayın. Bu filmlerdeki ilginç uzaylımız tüm bilimkurgular içinde en iyi tasarlanmış olanıydı belki de; saldırgan, genelde karanlıkta duran (soyuta kaçış), asitten kan taşıyan... İşte böyle bir şeydi Alien. Fakat siz bu yaratığın kuyruğunu çıkarın, biraz daha dik yürümesini sağlayın, derisinin rengini değiştirip saç ekleyin, saçını güzelce tarayıp bir de takım elbise giydirince, Alien toplumumuza alelade bir fert olarak katılabilecektir. Misalleri çoğaltmak mümkün, ancak, varacağımız yer hep aynı olacak.

Sonsuz sandığımız hayalimizin, aslında sonlu olduğunu görmek zamanı geldi. Şimdiye kadar sabırla dinleyen rasyonalistler, aklın böyle bir hayale (olmayanın hayali) güç yetiremeyebileceğinden dem vuracaklar, belki de bazıları böyle bir hayalin emprisizmin öngördüğü zihinsel işleyişin dışında bir (yeni) zihinsel parlamayla mümkün olabileceğini söyleyeceklerdir.

Bu ne kadar hayret edilecek bir durumdur. Sadece iki rengi algılayan köpeklerin yanında bizler renkli dünyamızın keyfini çıkarıyoruz. Bu açık açık şu demektir ki, eğer algılayabiliyor olsak, farklı renkler de görebiliyor olurduk, ama biz bu göremediğimiz renkleri hayal bile edemiyoruz. Fakat tüm bu söylenenlerden sonra belki bir gün “dahimiz” konuşacak ve bizi yalancı çıkaracaktır; doğrusu yalancı çıkma pahasına bu ana ulaşmayı candan arzuluyorum.