Sızıntı Arşivi

Temmuz 1999 · s. 8 · 15 dakikalık okuma

Bilim ile Ahlakın Alan Çatışması mı?

Ö. Faruk Noyan · Yrd. Doç. Dr · İnceleme

Yrd. Doç. Dr. Ömer Faruk NOYAN

Bilimin hayatımıza bütün ağırlığıyla girdiği, doğrudan ve dolaylı tesirlerini, hemen her an yaşadığımız bir çağdayız. Bugün, fizik evreni, organik ve inorganik dünyayı, hayat mekanizmalarını daha sağlıklı metotlarla, daha sistematik bir tarzda, daha detaylı ve derinlemesine, sonuçta da, gerçeğine daha yakın bir şekilde anlıyoruz. Toplumu ilgilendiren meselelerin çözümünü ararken de ilmî metotlarla yapılan araştırma sonuçlarına, sosyolojinin verilerine ihtiyaç duyuyoruz.

Peki insan gayretinin bugün kazanmış olduğu bu prestijin mânâsı nedir? Bilimin insan üzerindeki yetkisi ne ölçüdedir? Aslında bilim insan dışında gelişen (bizatihi şuur ve hedefe sahip) bir olgu olmadığından, bu soruyu şöyle sormak da mümkün: Bilim adamının veya bilim camiasının insanı bütün problemleriyle çözebilme gücü var mıdır? Hareket sahası nereye kadardır? Acaba insanın bizzat kendisine, cemiyete ve kâinata karşı tavrını belirleme sürecinde bilim nasıl bir rol oynamaktadır? İnsanı çepeçevre kuşatan bir evrende, insanın düşünce dünyasında ve içtimaî müesseselerin düzenlenmesinde bilimin yeri nedir? Bilim insanı ilgilendiren bütün alanlarda neyin olması gerektiğine dair bir şey söylemek durumunda mıdır? Bilimin müdahale alanı olarak kabul edilemeyecek alanlar var mıdır, varsa hangileridir? Meselâ tek başına bir coğrafyacı veya şehir plânlamacı, toplum hayatı açısından şehircilik konusunda neyin doğru olduğuna dair bir şey söyleyebilir mi? Bilimler ahlâka temel teşkil edebilir mi? İyi veya kötüyü belirleyebilir mi? Meselâ. evlilik ahlâkı veya boşanma konusunda bir doktor hangi davranışların iyi, hangilerinin kötü olduğunu söyleyebilir mi, veya hangi sınıra kadar söyleyebilir? Tarih boyunca ve bugün bütün insan toplumları tarafından gayr-i ahlâkî kabul edilen davranışlar (rüşvet, hırsızlık veya sözünde durmama dahil olmak üzere) "bilimsel" (yani tek başına bilimin çözebileceği) meseleler midir ? Bir toplumda bu gibi problemlerin artması ne anlama gelir ve çözümüne yönelik çalışmalar kimlerin hareket alanına, ne ölçüde girer? Kürtaj, biyoetik. silahlanma yarışı, nükleer denemeler veya terörist faaliyetler gibi sorunların çözümüne, bilim, ahlâk ve hukuk hangi ölçülerde yaklaşımda bulunma ve müdahale etme hakkına sahiptirler? Eğer bir problem en azından kısmen ahlâk ile ilgiliyse, bu konuda hüküm verme mercii neresidir? Bir meselenin ahlâkî yanı olup olmadığının ölçüsü nedir? Sadece bilimsel, sadece ahlâkî, kısmen bilimsel-kısmen ahlâkî problemler var mıdır, varsa nelerdir?

Bu soruların ve bunlara getirilebilecek cevapların sağlıklı bir analizini yapabilmek için önce bilimi ve ahlâkı tarif etmek gerekiyor.

Bilim ve Ahlâk

Modern pozitif bilim İnsanın, varlık âlemini (organik ve inorganik fizik evreni), tarif ve kabul edilmiş kendine has metot ve standartlarla (sistematik ve periyodik gözlem, deney, deneysel gözlem, istatistik, analiz, sentez, hipotez, teori, genelleme, yanlışlama, prensip belirleme gibi) tanıma, anlama, keşfetme ve ondan yararlanma çabasıdır. Bu. varlık âlemini gerçekliğine mümkün olduğunca yakın bir şekilde tanıma ve tanımlamanın bir gereği olduğu kadar, ilmî bilginin başkalarıyla paylaşılmasında aynı terminoloji, ölçüm sistemi ve standartları kullanmanın, yani bilgiyi hatasız iletmenin, anlaşılmasını sağlamanın ve geliştirmenin de bir gereğidir. Modem beşerî bilimler ise insanı, toplumu, (insan-insan, insan-toplum ve toplum-toplum ilişkilerini) bütün yapı, fonksiyon ve süreçleriyle, yine belli metotlar çerçevesinde anlama gayretidir.

Ahlâk: En az iki kişi arasında bir hak. mesuliyet, mükellefiyet ve vazife münasebeti ile kurulan, toplum içinde ikili veya sayıca daha çok yönlü, karmaşık kombinezonlarla gelişen, havacın akışı içinde pratik yansımalarla kendini gösteren, normları bu sürecin içinde şekillenmiş olan insanlık tarihiyle eşyaşlı bir müessesedir (her ne kadar fen temelinde, ferdin bizzat kendisine karşı da dürüst olup olmayacağı bir iç münasebetden, kendisiyle veya vicdanıyla kurduğu bir diyalogdan sözedilse de, reel olarak tek bir kişi söz-konusu olduğundan, yani henüz içtimai süreç başlamadığından, ahlâk kurumundan sözetmek mümkün gözükmemektedir)- Yani ahlâk toplumsal bir olgudur, yaratılan ilk iki insanla başlamıştır. Dolayısıyla bütün insan topluluklarında ve de modern bilimden önce varolmuştur. Zaten hak, mesuliyet, mükellefiyet ve vazifelerin yerine getirilmesi ile dürüstlük, doğruluk, şeref ve namus gibi ahlâk unsurları ortaya çıkmakta, ferdin bu konularda gösterdiği azamî hassasiyet, yapmak zorunda olmadığı halde, kendi haklarından feragat etmesi veya kendisine kötülük yapanları affetmesi gibi davranışlar ise yüksek ahlâk şeklinde tarifini bulmaktadır.

Bergson'un düşünce sistematiği içinde açacak olursak, "cemiyetin etrafında birtakım ufak birlikler kurulmuştur (aile, meslek, millet...gibi). Bu ufak cemiyetlerin kanununa uymak demek, esas cemiyetin kanununa uymak demektir...Cemiyette sonsuz mükellefiyetler vardır. Bunlardan herhangi birinin yapılmaması mümkündür; fakat o zaman diğerlerinin baskı ve ağırlığı hissedilecek ve yapılmasına mecbur kalınacaktır. Fert cemiyette mutlaka bir mükellefiyeti yüklenmeye ve bir şeyi yapmağa mecbur kalacaktır ki. buna "vazife" denilir. Kısacası: ahlâk kaynağını mükellefiyetten almaktadır. Bu mükellefiyetlerin fertler tarafından duyulmasına da "vazife" denilmektedir".

Burada yanlış anlamaya meydan vermemek için şunu belirtmeliyiz: Bergson düşüncesinde ahlâkın kaynağı (teknik bir yaklaşım olarak) mekânizmalar açısından mükellefiyettir, muhteva ve değer hükümleri açısından değil. Bu son ikisi ancak din İle varlık bulmaktadır. Hz. Peygamber (Sas)'in "din güzel ahlâktır!" sözü de bunun en özlü ifadesidir. Böylece diyebiliriz ki. her sosyal olgunun ahlâki bir yanı vardır. Dolayısıyla tüm toplum hayatı bir ahlâk temeli üzerinde cereyan etmektedir. Ve ahlâk. Öyle bir değerler manzumesidir ki, bütün insanlık her sosyal olguyu o mihenge vurmak, hayatın bütün alanlarını bilim ahlâkı, iş ahlâkı. ticaret ahlâkı, spor ahlâkı, çevre ahlâkı gibi değerler manzumesine bağlamak gereği duymaktadır. Burada ahlâk ile etik arasındaki ayırımı da belirtmek gerekir. Latince'de ethica, Yunanca'da êthikos kelimelerinden türeyen etik terimi Batı literatüründe ahlâk bilimi veya davranışları yönetme sanatı anlamında kullanılmaktadır." Dolayısıyla, "etik" kavramına çeşitli ahlâkî sorunları yine evrensel ahlâkî değerler ışığında fakat sistematik bir tarzda incelemek için başvurulmaktadır (biyoetik, tıbbî etik, bilim eriği gibi).

Bilim ve Ahlâkın Normları

Bilim ve ahlâk gibi müesseseler insan hayatına kendi normlarıyla şekil ve yön verdiklerine, muhteva kazandırdıklarına ve bir fayda düşüncesi taşıdıklarına göre, konuyu doğru ve normal (norma uygun olan) kavramlarından yola çıkarak geliştirmeye çalışabiliriz.

Bilim ve Ahlâk Açısından Doğru ve Normal Ne Demektir?

Bilim açısından doğru, varlık âlemi denilen gerçeğin veya gerçekliğin (reaiite). bize bakan (veya bizim yaklaşabildiğimiz) yüzü itibarıyla, yani kendi iç gerçekliğine en yakın şekliyle keşif ve tarif edilmesi olarak anlaşılabilir. Bilim açısından normal ise, bilim tam açıklayamasa da, meydana gelen ve bilimin metotlarıyla keşfedilen herşeydir.

Açıklanamasa bile, değil mi ki bu şey (bir madde veya fenomen) vardır veya meydana gelmiştir: o halde normaldir, bugün açıklanamasa da yarın birgün elbet açıklanacaktır.3

Çünkü bizim bilimsel kabulümüze göre (bilimi yapan, ona belli metotlar, kabuller ve disiplinler kazandıran biziz) evrende herşey bir sebep/sonuç münasebeti çerçevesinde olmaktadır.

Dolayısıyla sebep/sonuç münasebetiyle meydana gelen herşey normaldir. Bir kere de olsa, birçok kere de olsa. biz sebebini hemen açıklayabilsek de, açıklayamasak da bu böyledir. Çünkü bilim olan-bitenle ilgilenmekte ve sebepleri aramaktadır. Bu açıdan olan-biten herşey bilimin tanımlayıcı yönü açısından normaldir. Sözkonusu kabule göre, orta yerde bir sonuç (bir olay, bir süreç veya bir madde) varsa, bunun sebebi (veya sebepleri) olsa gerektir. Örneğin kedi asla beş ayaklı (veya dört kulaklı) doğmaz, Bu yüzden "beş ayaklı kedi" şeklinde bir olguyu zihnimizde peşinen anormal kabul etmişizdir. Ama eğer birgün bir kedinin beş ayaklı doğduğu görülürse, bu duruma hemen o anda "bilimsel" bir izah (sebep/sonuç münasebetini ortaya koyma) getirilemese bile artık bilimsel açıdan (bilimin gözlem, deney, ölçüm gibi normları açısından) normal kabul edilir, çünkü meydana gelmiştir; çünkü bu normlarla araştırılabilecek somut bir olay sözkonusudur. Meselâ bir tıp araştırmacısı milyarda bir görülen bir hastalığı ilk kez keşfettiğinde hayret edebilir, fakat yine de "demek ki olabiliyormuş" der ve o andan itibaren bu hastalık milyarda bir kişide bile görülse, yani istatistikî bakımdan anormal de olsa bilim açısından anık normal olarak nitelendirilir. Çünkü bilimin normlarına uygundur. Yani gözlenebilmekte, deneye konu olabilmekte, analiz edilebilmektedir. Birkaç yıl sonra aynı tıp araştırmacısı aynı hastalıkla bir kez daha karşılaştığında, yanında çalışan mesleğin yenilerinden genç bir araştırmacı hayret etse bile. tecrübeli tıpçı artık hayret etmez ve şöyle der: "evet, milyarda iki de olsa görülüyor, yani böyle bir şeyle karşılaşmamız normal." Bilimin normlarıyla açıklanabilen, veya bize açıklanma şansı veren her fizikî olgu. bilimsel olarak normaldir; bir defa meydana gelse de. Modern bilimin sahasına giren bir olgunun istatistikî açıdan normal veya anormal olması (bir defa veya milyar defa meydana gelmiş olması) bilim için farketmez. Burada "normal" kelimesi, bir fenomeni fizikî dünya anlayışımız çerçevesine sokmayı başardığımız, açıklayabildiğimiz veya açıklayabileceğimiz mânâsına gelmektedir. Çünkü metodolojik olarak, gördüğümüz herşeyi daha önceden sahip olduğumuz belli bir anlayıp içine yerleştirmek, ona göre açıklamak isteriz. Böylece her olaya getirilebilecek bir açıklama olduğunu îma ederiz.

Fakat biz günlük hayatta karşılaştığımız olgular arasındaki ayırımı, farkında olmasak da, meydana gelme sıklığına (istatistikî durumuna) göre yaparız. Bu bakımdan bizim günlük hayatta normal kelimesine yüklediğimiz mânâlar ile bilimin normal tabiriyle ifade etmek istediği kavram çatısı farklıdır. Bu yüzden, beş ayaklı bir kedi dünyada bir kere de görülse yüz kere de görülse, günlük hayatın akışı içinde buna çok seyrek rastladığımız için ve "kedi" terimiyle ifade ettiğimiz varlığı dört ayaklı olarak tanıdığımız için, günlük hayatta bunu daima "anormal" olarak nitelendiririz. Fakat bilimin kendine özgü normları vardır ve bilimsel açıdan normal ve anormalin bizim alıştığımızdan farklı olmasının sebebi burada yatmaktadır. Yani istatistik ile bilimi birbirine karıştırmamak durumundayız.

Aynı şekilde, istatistiklere bakarak ahlâk anlayışımızla da oynayamayız. Çünkü günlük hayatta karşılaştığımız sosyal olgular arasında normal ve anormal ayırımını ahlâkî normlara göre yaparız. Burada da ahlâkî bir olgunun istatistiksel açıdan normal veya anormal düzeyde görülmesi ahlâk sistemi açısından farketmez. Yani toplumda yalan söyleyen, sözünde durmayan, emanete hıyanet edenlerin ve bu gibi vak'aların sayısı artsa da. bunların tümü ahlâk açısından her zaman anormaldir. Aynı şekilde, sözünde durma, vefalı davranma, düşmanlarını affetme gibi yüksek ahlâkı gösteren davranışlar milyonda bir de görülse (yani istatistiksel bakımdan anormal denecek kadar az sayıda da meydana gelse) bunlar ahlâkî açıdan daima normal (ve doğru) kabul edilen hususlar olarak algılanırlar. Böylece ahlâk açısından doğru, İçtimaî kabullere, beklentilere yani oturmuş sosyal normlara uygun olandır. Bu bakımdan ahlâken doğru olan şey, aynı zamanda ahlâken normal olandır.

O hâlde şunu söyleyebiliriz: eğer tabiatta herhangi bir-şey meydana geliyorsa, bilim; sıklıkla meydana geliyorsa istatistik açısından normal kabul edilebilir. Fakat aynı çıkarımın içtimaî olaylar için yapılması mümkün değildir: toplum hayatında meydana gelen herhangi bir olgu. bilimsel olarak açıklama bulsa ve normal kabul edilse, ayrıca sık denilebilecek kadar fazla sayıda meydana geldiğinden dolayı istatistikî olarak da normal sınırına yaklaşsa, bu onun toplumsal veya ahlâkî açıdan normal olduğu anlamına gelmeyebilir. Çünkü ahlâkın normları (muhteva, ilgi ve problem alanı) farklıdır ve bu yüzden de bilimin ahlâken neyin doğru olduğu, neyin toplumsal beklentiye uygun olduğu, neyin olması gerektiği konusunda söyleyebileceği sözü yoktur, zira bu onun hüküm alanına girmemekledir. Bir başka deyişle, ahlâkî bir problemle giderek daha sık karşılaşıyor olmamız, onu muhakkak istatistiğin ilgi alanına sokmamızı gerektirmez, dahil etsek bile, bu onu muhakkak müsbet veya sosyal bilimlerin müdahale ve hüküm alanına sokmaz; belki sadece veri sağlama açısından dolaylı bir ilgi alanına sokar. Birşeyin istatistikî olarak normal olması, yani bizim toplumda bir olayla giderek daha sık karşılaşıyor olmamız ve bunu duymaya, görmeye alışmamız, (hatta zamanla duyarsızlaşma ve yadırgamamaya başlama gibi riskler de getirebilir bu), ardından bunu belli sosyal sebeplere dayandırarak bilimsel olarak açıklıyor ve anlıyor olmamız da, bunun insan tabiatı açısından, toplum sağlığı açısından ve ahlâkî açıdan normal olduğu, artık normal kabul edilmesi gerekliği anlamına gelmez. Anarşi olayları, haksız yere insan öldürme, kasıtlı yapılan trafik hataları, hırsızlık, rüşvet, yolsuzluk, zimmete para geçirme gibi.

Bilim "Olan", Ahlâk 'Olması Gerekenle İlgilenir

Bütün bunlardan sonra ortaya çıkmakladır ki, bilim için olması gereken diye bir şey yoktur, olan vardır. Çünkü bilim gözlemcidir, kanunları ve prensibleri keşfedendir. Kanun koyucu değildir. Bilimin nesnel ve sosyal kabul edilebilirliği bu objektif karakterinden ileri gelmektedir. Bu lakımdan, fiziğin veya sosyolojinin kanunları derken, bunların kanun koyucu olduğu değil, fizikî kâinat ve insan topluluklarıyla ilgili olarak tespit edilen (bunların tabiatının belirlediği.) maddeler, süreçler, bakış açılan, tepkiler, dönüşüm mekanizmaları, münasebet kurma şekilleri anlaşılır. Meselâ hiçbir toplum kendisine dayatılan ani değişim ve dönüşüm modellerini benimsemez, işte bu sosyolojinin yaptığı değil, belirlediği bir kanun, bir realitedir. Aynı şekilde, bir insanın Özel ailevî bir meseleyi yeri. zamanı değilken ve de tanımadığı insanlar içinde yüksek sesle dile getirip, diğerlerini de sorundan haberdâr etmesi hiçbir toplumda normal karşılanmaz. Bu da sosyolojik bir realitedir.

Ahlâk ise olması gerekenle ilgilenir (bu arada bilim ahlâkın işini daha sağlıklı yapması için veriler toplayabilir, gözlemler yapabilir). Çünkü toplumun sürdürülebilirliği, ferdî sorumluluk ve vazifelerin yerine getirilmesine, kişi hak ve Özgürlüklerine saygı duyulmasına, kısacası beşeri ilişkilerin sağlıklı işlemesine bağlıdır. Din temelli ahlâk, bu sağlıklı işlerliği sağlamak için ortak kurallar koymuş, ilkeler belirlemiştir. Fert ve toplum ölçeğindeki beşeri İlişkileri tek tek fertlerin veya bazı grupların anlayış, mantık ve deneyimine bırakmamıştır. Bu yüzden bir toplumda meselâ gayr-i ahlâkîliğin yaygınlaşması bir vâkıa, bir realite, bir gerçek durumuna gelse ve sıklık arzetse de. hiçbir zaman hakikat olamaz, yani olandır fakat olması gereken değildir. Burada. Türkçe kullanımda karıştırılsa da, hakikat ile gerçek arasındaki farkı belirtmek gerekiyor. Hakikat hak kökünden geliyor.

Hak, yani doğru olan, dolayısıyla toplumsal ve ahlâkî anlamda olması gereken. Gerçek ise olan-bitendir. Böylece: olan (varolan veya meydana gelen), gerçektir ve bilimi ilgilendirmektedir; olması gereken ise hakikatdir ve ahlâkı ilgilendirmektedir. Batı dillerinde (ve düşüncesinde) de bu fark farklı kelimelerle belirtilmektedir. Gerçek kelimesi Fransızcada realite (İngilizcede reality), hakikat kelimesi ise vérité (İngilizcede verity veya truth) ile karşılanmaktadır.

Dolayısıyla, zaman içinde "mani" tarzında patolojik hâl almış istisnaî durumlar dışında, her türlü gayr-i ahlâkîlik bilimsel değil (yani haklarında bilimin karar veremeyeceği, içtimaî kabullere göre kolektif şuurun karar vereceği, bilimin İse sadece bu karar verme sürecinde, istatistikî veya tanımsal veri sağlayan bir mekanizma görevi göreceği) ahlâk temelli içtimaî problemlerdir. Çünkü toplumsal ilişkilerin sıhhatini bozmakta, toplumun geleceğini tehdit etmektedirler. Bunların çözümüne yönelik olarak istatistiktiki verilere ve ilmî araştırma sonuçlarına tabiî ki ihtiyaç duyulur, fakat bu durum bu meseleleri bilimin hüküm verme alanına sokmaz, dolayısıyla doğrudan ve bjrinci elden bilimin konusu değildirler: doğrudan ahlâkı ilgilendiren problemler oldukları için ahlâkî kriterlere göre tanımlanmaları gerekir ve neticede de ahlâkın hüküm alanına girerler. Buna göre, sözgelimi gayr-i ahlâkî bir davranışı marazî bir problem şeklinde tarif ederek bilimin hüküm alanına sokmaya çalışmak, bu tür sapkınlıkları sadece bilimin müdahale edebileceği semptomlar durumuna indirgemek olur ki. bu, zaman içinde ahlâkın alanını daraltıp bütün içtimaî münasebetleri bilimsel mantıkla açıklamak, bilimin kurallarıyla yönlendirmeye çalışmak şeklinde bir anlayışı hâkim kılar.

Bazı durumlarda ise bir problem hem bilimsel hem de etik karakter arzedebilir. Kürtaj buna tipik bir örnektir. Bu aynı zamanda bilim ve ahlâkın herzaman farklı hüküm vermesi gerekmediğine, birbirlerini tamamlayıcı olduklarına (daha da önemlisi bilimin ahlâka endeksli faaliyet göstermek durumunda olduğuna) da bir örnek teşkil eder. Anne karnındaki bebek alınmadığı takdirde hem anne adayının, hem de bebeğin hayatı ölümle sonuçlanacak bir sürece girecekse (modern tıbbın bunu tahmin ettiği kabul edilmektedir), bu durumda kürtaj uygulanması sadece tıbbî açıdan değil dinî ve ahlâkî anlamda da kabul edilebilir hâle gelir, Çünkü en başta din ve ahlâk hayatı mukaddes kabul eder ve korunmasını emreder. Fakat sadece bebekten kurtulmak için kürtaj yapılması cinayettir. Burada bebeğin kaç aylık olduğu (bir insan ruhuna sahip olup olmadığı), dolayısıyla kürtaj yapıldığı takdirde insanın mı, yoksa herhangi bir canlının mı öldürülmüş olacağı gibi sorular dinen ve ahlâken geçersizdir, Çünkü bir hayata kıyılmaktadır. Bir başka problem, doğumdan aylar önce anne karnındaki bebeğin "down" sendromlu (mongol), spastik özürlü veya bir başka ciddi anomali ile doğup doğmayacağının tespit edilebilmesinden kaynaklanmaktadır. Böyle bir bebeğin hayatına son verilmesi kimilerince kürtaja göre daha kabul edilebilir bir müdahale olarak ileri sürülse de ciddi bir tartışma konusudur. Bütün bir hayatı böyle bir özre sahip kişiyle geçirmek gerçekten zor ve kişiyi zaman zaman nefret etme derecesine vardıracak ağır bir imtihan olabilir. Fakat, özürlü doğacağı kesinleşmiş bir bebeği kürtajla aldırmayıp onunla birlikte yaşamayı tercih edenlerin bu karan vermesinde, dünya görüşleri (ahlâk ve din anlayışları) belirleyici olmaktadır; bilim değil. Zaten bu bilimin sahası değildir. Bilim sadece sendromu ortaya koymakta, tabloyu çizmektedir. Bunu değerlendirmek ve kabullenmek kişinin dünya görüşüyle ilgilidir.

Alan Problemi

Bütün bunlardan sonra, sadece bilimsel bir mesele olarak, meselâ dünya üzerinde sıcak füzyonu gerçekleştirme gayretlerinden, akseleratörlerdeki çarpıştırmalar yoluyla kuvarktan daha küçük boyutlarda tanecikler elde etme arayışından veya düşük dozlu nükleer radyasyonun insan organizması üzerinde uzun vadedeki tesirlerini anlama gayretlerinden bahsedebiliriz. Bunların başarılıp başarılamaması ahlâkî bir problem teşkil etmez. Bunlar ilgi ve hedef açısından sadece bilimsel problemlerdir. Fakat, düşük dozlu nükleer radyasyonun sözünü ettiğimiz tesirlerini araştırırken bazı insanları (onları bilgilendirip ikna ederek veya bilgilendirmeden) kobay olarak kullanmak doğrudan ahlâkî (veya etik) bir meseledir ve insanın hayat hakkına tecavüzdür. Diğer yandan cinsî sapıklığa ahlâkî bir problem olarak karşı çıkmak da, tehlikesi bilimsel olarak ispatlanmış AİDS hastalığına yakalanmamak için değil, ahlâkı, dolayısıyla toplumu korumak içindir. Zimmete para geçirme veya hırsızlık, miktar ne olursa olsun, kişi veya kamunun hakkına karşı bir tecavüz olması ve toplumun sürdürülebilirliğini tehdit etmesi itibarıyla gayr-i ahlâkîdir; iflasın eşiğine gelmiş bir insandan, onu iflastan kurtarmanın karşılığında kendisinin ve ailesinin namus ve şerefini kirletmeyi İstemek gibi. Yalan ise, herşeyden önce kavram olarak doğru ve normale karşı bir tehditdir. Yalan sadece olması gerekeni (ahlâk) engellemekle kalmamakta, ondan daha önce, vâkıayı, olan-biteni, realiteyi perdelemeye ve ortadan kaldırmaya çalışmaktadır, Aynı şekilde bir sporcunun doping yapan madde alması da ahlâkî bir meseledir. Fakat bunun anlaşılması için tıbbî tahlillere ihtiyaç vardır ki, bu da bilimsel bir problemdir. Sporcunun kanında doping maddesi bulunduğu hükmü bilimin normlarına göre, sonuçta ahlâk dışı bir davranışta bulunduğu hükmü ise ahlâkın normlarına göre verilmektedir. Sporcuları gizlice dopinge başvurmaktan alıkoymak İçin hak. sorumluluk, kendine ve başkalarına saygı gibi hususlarda telkinde bulunmak ahlâkî bir gerekliliktir, Bununla yetinmeyip daha caydırıcı olmak için. sözgelimi her spor müsabakasından önce sporculardan bir damla kan Örneği alarak tahlil etme şeklinde bir uygulamayı resmi zorunluluk haline getirmek de mümkündür. Burada, toplumun ahlâkî sürdürülebilirliğini sağlamak hedeflenmekte ve bilimden yararlanılmaktadır. Sonuç itibarıyla diyebiliriz ki, doğrudan insanın ve toplumun maddî ve mânevî normlarına (varoluş mânâlarına), aklî, bedenî, ruhî, ferdî ve mülkî varlıklarına karşı olan davranışlar ahlâkın değerlendirme ve hüküm verme alanına girmektedir. Bu durumda ahlâk ile bilimin çatışmasından söz edilemez, (çünkü herşeyden önce temel insanî değerleri koruma hususunda bilim ahlâka yardımcı olan bir unsurdur: meselâ ahlâk insan hayatını hem normal, hem anormal durumlarda korumayı gâye edinmekte, bilim de bu doğrultuda çeşitli dallarıyla bir nefer gibi çalışmaktadır- fakat ikisinin metotları, fonksiyonları, kullandıkları metodlar ve araçlar, soruna bakış açıları ve bakış açılarındaki muhteva, dolayısıyla müdahalede bulunma ve hüküm verme sahaları farklıdır). Çatışma ise, aynı alanda aynı metodlarla çalışın, aynı kulvarda koşan, alanlarına giren problemleri çözerken aynı disiplin ve hedef endişelerini taşıyan, birbiriyle rekabet eden aynı türden nesneler arasında sözkonusu olabilir ancak. Buradan da. tıpkı din ile bilim arasında olduğu gibi, ahlâk ile bilim arasında da bir çatışmanın varolduğunu veya olabileceğini iddia etmek, eğer kötü niyetli bir yaklaşım değilse, en hafifinden, ne bilimi, ne de ahlâkı (herşeyden önce kavram seviyesinde) anlamamış olmak demektir, sonucunu çıkartabiliriz.

(Bu çalışmada ahlâk ile bilim arasındaki alan ilişkisini incelerken insanlığın ortak -toplumdan topluma değişmeyen- ve evrensel ahlâkî değerlerini esas aldık. Bir de toplumdan topluma değişebilen ahlâkî normlar vardır ki. bunlar her toplumun farklı dinlere, dinlerin farklı yorumlanış biçimlerine, ayrıca farklı tarihsel süreçlerde ortaya çıkan farklı kültür ve gelenek değerlerine bağlı olarak şekillenmişlerdir. Meselâ bir Batı ülkesinde nikah töreninin sonunda yeni evli çiftin birbirlerini kutlama şekilleri veya bir insanın giyim tarzı orada ahlâkî normlarla ölçülmeyen -ölçülmesi akla dahi gelmeyen- bir davranış iken, Doğu toplumlarında farklı din, ahlâk ve gelenek telakkilerinden dolayı ahlâkî normlarla değerlendirilmektedir).

Kaynaklar

1. Bergson, H/1986) – Ahlâk ile Dinin İki Kaynağı (Les Deux Sources de la Morale et de la Religion, 1932; çeviren: Mehmet Karasun). MEB Basımevi: İstanbul.

2. Dictionnaire de la sociologie. (1990) -lamı isse. Paris.

3. Fourez, (7,, (1992) -La. construction des sciences (Deuxieme édition revue). De Boeck Université. Bruxelles.