Ekim 1997 · s. 390 · 6 dakikalık okuma
Beslenmedeki Kritik Dengeler
Selim Aydın · Dr. · Gıda Müh.

İnsanoğlu yeryüzündeki diğer canlılarla pek çok ortak noktaya sahiptir. Özellikle insanın biyolojik yapısı dikkate alındığında, onun da bütün diğer canlılar gibi, ortak elementlerden (karbon, oksijen, hidrojen ve azot gibi) ve benzer yapı taşlarından (nükleotidler-ATP, GTP, CTP. TTP ve amino asitler gibi) yapıldığını görmekteyiz. İnsan bedeninin hayatını sürdürmesi, onun dış çevreden su, hava ve besin almasını gerekli kılmaktadır. En azından sağlıklı bir hayatın devamı, belli miktarda karbonhidrat, protein, yağ, mineral ve vitamin alımını gerekli kılar. Özellikle besinlerin komposizyonunun ve miktarının doğru ve uygun olması, sağlıklı hayat için kritik öneme sahiptir.
İdeal bir beslenme için günlük kalori ihtiyacımızın ne kadar olduğunu bilmeli ve ona göre dengeli bir şekilde beslenmeliyiz. Böyle bir beslenme için günlük enerji ihtiyacımızın % 55’ini karbonhidratlardan (ekmek, şeker, hamurlular), % 30’unu lipidlerden (yağ) ve % 15’ini proteinlerden (et, süt vs..) sağlamamız tavsiye edilmektedir. Aşırı karbonhidratla beslenme pankreasta aşırı insülin salgılanmasına yol açarak, bu organın ileride erkenden yorulmasına sebep olacaktır. Lüzumsuz yere alınan karbonhidratların fazlalığı yağ hücrelerinde trigliserid isimli yağlara dönüştürülecek, böylece şişmanlamaya yol açacaktır. Sonuçta beslenmede kritik dengeye dikkat etmeyen birçok insanda insüline bağımlı olmayan diabetes mellitus (şeker hastalığı) görülecektir. Diğer yandan, beslenme esnasında alınan proteinler, mide- bağırsak sistemimizde temel yapı taşları olan aminoasitlere parçalandıktan sonra emilerek vücuda alınır. Vücut için gerekli birçok protein bu, aminoasitlerden sentezlenir. Dolayısıyla, proteince yetersiz beslenenlerde birçok hastalık ortaya çıkar.
Beslenmede
aşırı yağ almamaya da dikkat edilmeli. Araştırmalar göstermiştir ki, aşırı yağ
alanlarda kolon (kalın bağırsak), meme ve prostat kanserleri daha fazla
görülmektedir. Normalde diyetle aldığımız lipidlerin (yağların) çoğunu
trigliseridler oluşturur. Bu maddenin kanda aşırı artması arteroskleroz (damar
sertliği) riskini artırmaktadır. Ayrıca adipositlerde (yağ hücrelerinde)
trigliserid birikmesi şişmanlamaya yol açacaktır. Bir diğer lipit türevi madde
ise, kolesteroldür. Kolesterol bitkisel yağlarda bulunmaz; sadece kırmızı et
gibi, hayvani yağlarda bulunmaktadır. Normalde kan kolesterol seviyesi 200
mg/dl’nin altındadır; kolesterol seviyesi, 200- 240 mg/dl arasında olan kişiler
orta derece, 240 mg/dl’den yüksek olanlar ise, ağır derecede arteroskleroz
(damar sertliği) riski altındadır. Öyleyse, hiç mi kolesterol almamalıyız?
Vücutta kolesterolden safra asitleri, D-vitamini ve testosteron, östrojen,
aldosteron gibi son derece hayatî öneme sahip birçok steroid hormon
sentezlenmektedir. Bu sebeple, aşın kolesterolle beslenme vücudun yararına
olmayacağı gibi, bütünüyle kolesterolsüz beslenme de vücudun yararına
olmayacaktır. Normalde her gün 500 mg kolesterol diyetle alınırken 500 mg da
vücutta sentezlenmektedir. Çoğu bağırsak yoluyla olmak üzere de, her gün 1000
mg kolesterol vücuttan uzaklaştırılmaktadır.
Aşırı seviyede kolesterollü gıdalarla beslenenlerde bu kritik denge bozularak, arteroskleroza ve benzeri kalp-damar hastalıklarına yol açmaktadır. Kolesterolü kısıtlı almaya çalışanlarda ise vücutta sentezlenen kolesterol miktarı artarak kolesterol ihtiyacı dengelenmeye çalışılır. Bu hassas denge son derece dikkat çekicidir. Kanda kolesterolü yüksek olup da kırmızı etle beslenmeyenlerde, bu sebeple kan kolesterol düzeyi birden düşmeyebilir.
Tamamen
yağsız beslenmede bir diğer patoloji, temel (esansiyel) yağ asidi eksikliği
tablosudur. Vücut tarafından sentez edilemeyen ve dışarıdan besinlerle alınmak
zorunda olan 9, 12 ve 15. karbonları hidrojene doymamış yağ asitlerine
esansiyel yağ asitleri denir. Bu yağ asitleri insan ve hayvan hücrelerinde
sentez edilemezken, bitki hücrelerinde ve balıklarda sentezlenebilmektedir.
Normal beslenme şartlarında bitkisel gıdalarla veya deniz ürünleriyle yeterince
aldığımız bu yağ asitleri, insan vücudunda ağrının dindirilmesi, doğumun
kolaylaştırılması, mide asit salgısı, savunma, damar sertliğinin önlenmesi vb.
gibi birçok yararlı fonksiyonlar gören prostaglandinler, lökoprenler ve
tromboxan A2
gibi biyomoleküllerin sentezinde kullanılırlar. Ayrıca, esansiyel yağ
asitlerinden sentez edilen daha uzun karbon zincirine ve daha çok doymamış
karbon atomuna sahip yağ asitleri de vücutta önemli görev yaparlar. Söz gelimi
güneş ışığını sinirsel elektrikî uyarıya dönüştüren fotoreseptörün % 60’ı
doymamış yağ asidi olan dekosahexagenoik asittir (22 karbonlu; 6 çift bağlı).
Bu fotoreseptör, 1/25 saniyede beyne 10000 sinyal göndermektedir. Yine bu tip
uzun zincirli poli-doymamış yağ asitleri beynin gelişmesi için de gereklidir.
Esansiyel yağ asidi eksikliği daha ziyade hazır mamalarla beslenen çocuklarda
görülür. Bu sebeple bu çocukların besinlerinin esansiyel yağ asidi ihtiva
etmesine ve beslenmedeki kritik dengeye özellikle dikkat edilmelidir.
Vücuda alınan
gıdaların kimyevi bileşiminin her canlının hayat tarzına has olduğuna en
çarpıcı örnek, farklı tür canlıların sütlerinin komposizyonundaki
farklılıklardır. Çünkü, her canlı türünün süt komposizyonu, her türün doğum
sonrası ihtiyaçlarına göre düzenlenmiştir. İnek sütü insan sütüne
kıyaslandığında 3-4 misli daha fazla protein ve 5-7 misli daha fazla mineral
ihtiva eder. Çünkü, dünyaya gelen buzağının bedenen hızlı büyümesi
gerektiğinden, kemik gelişimi için minerallere ve kas yapısı için proteine
ihtiyaç vardır. Benzer şekilde, gergedan sütünde protein ve kalsiyum çok fazla
iken nöral yağ asitleri yok denecek kadar azdır. İnsan sütü ise, tam tersi
komposizyona sahiptir; inek ve diğer hayvan sütleriyle kıyaslandığında daha az
protein ve mineral içerir. Ancak inek ve goril sütünden en az 6-10 misli daha
fazla uzun zincirli doymamış nöral yağ asidi ihtiva etmektedir. Çünkü insan
yavrusu, bu dönemde bedeni gelişimden daha çok beyin-sinir ve damar sisteminin
gelişmesine ihtiyaç duyar. 2 yaşındaki bir dananın ağırlığı
200
kg
iken, beyni
350 g
kadardır. Aynı yaştaki insan
15 kg
iken, beyni 1-
1.2
kg
kadardır. Bu açıdan insan beyni dana beyninin en az üç misli daha büyüktür.
Ayrıca memelilerde yavru, uzun bir dönem gelişimini anne karnında tamamlar.
Yavrularını belli bir süre anne karnında tutan türlerle, yumurta bırakarak
çoğalan türlerin beyinleri kıyaslandığında, yumurta bırakarak çoğalan
canlıların beyinleri daha küçüktür.
Memelilerde beyin, gelişen ilk organdır. Beyin hücrelerinin %70’i annenin
rahminde tamamlanır. Anne karnındaki yavrunun beslenmesi plasenta aracılığıyla
annenin kanından sağlanır. Memelilerde son derece gelişmiş bir kan süzme ve
dağıtma sistemi olan plasentadan besinler seçilerek fetusa (yavru bebek)
transfer edilmektedir. Plasentanın fetus ve anne tarafında bulunan besinlerin
komposizyonu ve miktarı araştırıldığında oldukça ilginç sonuç elde edilmiştir:
Plasenta annenin kanından özellikle beynin inşaasında ve gelişiminde kullanılan
uzun zincirli doymamış nöral yağ asitlerini seçerek fetusa aktarıyordu. Fetus
sonuçta daha yüksek konsantrasyonda nöral yağ asidi ihtiva etmektedir. Çünkü bu
moleküller, kan alış veriş sisteminin sağlığı ve uygun kan akışı için, oldukça
önemli moleküllerdir. Bir başka deyişle, memeli yavrularının anne rahminde
sağlıklı gelişimi, linoleik asidin düzenli ikmaline bağlıdır. Memelilerde ve
özellikle insanda emzirme döneminin iki sene gibi uzun bir süre sürdürülmesinin
tavsiye edilmesi, beynin sinir sisteminin gelişmesinin sağlıklı şekilde
tamamlanabilmesi için olsa gerektir.
Özetle canlıları bir binaya benzetirsek binanın inşası için, plan ve program (genetik bilgi) gereklidir. Ama o planın uygulanabilmesi için, gerekli olan malzemeler (kum, çimento, demir gibi) ve mekanizmaların da mevcut olması lazımdır ki, bir binanın ortaya çıkışı gerçekleşebilsin. Canlı sistemlerdeki genetik program ve planın tatbikine sebep, olan şeyler, yediğimiz besinler, soluduğumuz hava, içtiğimiz su ve çevreden aldığımız diğer sinyallerdir. Bir başka ifadeyle, vücuda alınan maddeler, genetik programın okunmasını düzenler ve değiştirir. Vücudumuza alınan besinler, insanların genetik programlarında yapısal değişikliğe yol açmadan, hücrelerin ve sistemin davranışlarını değiştirip, canlıların farklı şekil ve büyüklüklere sahip olmasında önemli bir rol üstlenmiştir. Epigenetik veya plastik kalıtım adı verilen bu düzenleme ve kontrol işlemiyle, canlılar çevreden gelen uyarılara cevap vererek çevreye uyum sağlarlar. Dışarıdan alınan besinlerle doğrudan veya dolaylı olarak gerçekleştirilen plastik kalıtımda, bir veya daha fazla gen aktif hale geçirilebilir veya bu genler baskılanabilir veya bunların okunma seviyeleri ve sıklığı düzenlenebilir. Sonuçta, çevreye veya besin zincirine sokulan bir kimyevi madde, genetik programda değişikliğe yol açarak, yeni bir genetik format veya davranış oluşturabilir. Bundan dolayıdır ki, ana rahminden itibaren yenilen gıdaların terkibi, insanın sağlıklı gelişimini, psikolojisini, davranışlarını ve kişilik özelliklerini belirli ölçüde etkiler. İnsanlar, beslenme biçimlerine ve yedikleri besinlerin komposizyonuna dikkat eder ve beslenme komposizyonlarını olumlu yönde değiştirir veya düzenlerlerse, hem biyolojik ve ruh hem de zihin sağlıklarını koruyabilirler.
KAYNAK:
-Crawford, M and Marsh, D. (1989). The Driving Force: Food in Evolution and the Future. Mandarin paperbacks.. Octopus publishing Group. London.