Sızıntı Arşivi

Kasım 2001 · s. 472 · 3 dakikalık okuma

Beden Merkezli Hayatın Yol Açtığı Problemler

Hamza Aydınlı · Felsefe


Küreselleşme hadisesinin yaşanmaya başladığı dünyamızda ve bundan derinden etkilenen hayatımızda, önümüzdeki yıllarda yaşayacağımız önemli bir problem, biyolojik boyutta (bedeni ve cismani düzlemde süren hayat) yaşamakla, insani boyutta (ahlaki ve manevi değerler düzlemindeki hayat) yaşamak arasındaki dengeyi nasıl kurabileceğimizdir. Çünkü, 'her şeyin pazarlanabilir ve satın alınabilir olduğu' prensibi, hayatımızı bir ağ gibi sarmaktadır. İnsanlar, bedeni ve cismani ihtiyaçlarını karşılamak adına, inanç ve ahlaki (etik) değerlerini gözardı edebilmekte, ayakta kalabilme değeri üreten her şeyini, satın alınabilir ve pazarlanabilir bir ürüne dönüştürme eğilimine girmektedirler. Daha da üzücü olanı ise, insanın manevi boyutunu, bedeni ve cismani boyutunun emrine veren varlık olarak tanımlanır hale gelmesidir. Dolayısıyla insanlığın büyük kısmı, hayatı sadece biyolojik boyutta fark edebilmiş, varoluş düzeylerini de bununla sınırlamışlardır. Bazı insanlar da günümüzde inanç ve ahlaki değerlerini yarına taşıyabilmenin yolunun, herşeye rağmen ayakta kalmaktan geçtiğine, gerekirse bazı değerlerden vazgeçilebileceğine inanmaktadırlar. Biyolojik varoluş seviyesinde yaşayan bu insanların, insani varoluş açısından kötü olarak bilinen sıfatlardan arındırılmaları isteniyorsa, yaşadıkları çevrede varolan ayakta kalabilme değerlerinin değişmesi gerekmektedir. Sosyal çevre, insani değerlere öncelik veren ayakta kalma değerleri üretecek şekilde değiştirilemiyorsa, bu insanların, zihni ve ruhi dönüşüm eğitiminden geçirilmesi mecburi hale gelmektedir. Bunun için cismani hayat seviyesindeki zevk ve tatminlerden, manevi hayatın zevklerine geçişi sağlayacak eğitim modelleri geliştirilmedikçe, insanların biyolojik varoluş seviyesinin üstüne çıkmaları zor olacaktır.
Günümüzde Birleşmiş Milletler, ülkelerin gelişmişlik ve kalkınma endekslerinin belirlenmesinde, cismani tatminin yetersiz kaldığını fark etmiş ve mevcut kriterlere insani değerler endeksini de ilave etmiştir. Bu, aslında insani hayat kalitesine geçişin ve maddeye endeksli hayatın yetersizliğinin göstergesidir. İnsani değerler denince, kişinin ahlaki değerlere sahip, kendine ve çevresine faydalı olup olmadığı vb gibi insani boyut özellikleri dikkate alınmaktadır.

İnsanın zaafları dikkate alındığında, her insanın inanç ve ahlaki prensiplerinden bir ölçüde taviz verebilmeye yatkın bir yapıda olduğu görülür. Bu sebeple insanın neleri ekonomik kapital karşılığında gözardı edebileceği veya nelerden vazgeçemeyeceği belirsizleşmektedir. Mesela onur, dürüstlük, yalan söylememe, liyakat, saygı, sevgi, yardımlaşma, vatan, millet, bayrak, kamu menfaatleri gibi değerler, cismani boyuttaki ihtiyaçları karşılamak adına gözardı edilebilecek değerler midir? Satın alınamaz insani değerler var mıdır? Varsa bu değerler neye göre belirlenecektir. Bu değerler, nasıl bir çevre ve eğitim modeliyle hayata hayat olabilir? Kutsallıktan arındırılmış ve bedeni–cismani boyuta hapsolunmuş insanlar, sağlıklı müesseseler ve topluluklar inşa edip, kendi insani değerlerini ve kültürlerini yarına taşıyabilirler mi? Cismani ihtiyaçlarının güdümünde ve onun tutsağı olmuş insanlar mı, yoksa ahlaki çerçevede hayat süren insanlar mı inanç ve ahlaki değerlerinden kolayca vazgeçebilirler? Ahlaki değerler, tamamen göreceli bir prensipler bütünü müdür? Evrensel ahlaki değerler kadar, yerel ahlaki değerler de vardır yaklaşımı ne kadar sağlıklıdır? Akıl, ahlak, adalet ve adap olarak bilinen '4A' prensibli bir hayat tarzı mı, yoksa prensibsiz bir hayat mı daha sağlıklı ve sürdürülebilirdir? Bu ve benzeri sorular, önümüzdeki yılların çetin problemlerine işaret etmektedir. Bütün bu soruların cevaplarını ararken, insanın canlı bir sistem olduğunu, ayakta kalma hissinin belirleyici rolünü ve bu hissin, insani değerlerle, prensib merkezli bir hayat felsefesiyle kontrol altına alınabileceğini gözardı etmemek gerekir.

Özetle, insanların tutum ve davranışlarını şekillendiren faktörlerden birincisi, tutum ve davranışın ayakta kalabilmeye yaptığı katkı değerinin uygunluk ve geçerlilik katsayısıdır. Çevremizdeki insanların tutum ve davranışlarını analiz edip yargılarken bu temel faktörü dikkate almak, daha sağlıklı bir değerlendirmeye yardımcı olur. Ciddi düzeyde ahlaki ve inanç eğitimi alınmamışsa, insanlar için öncelikli olan şey, belli çevrede sergileyeceği tutum ve davranışların ahlaki olarak doğru olup olmaması değil, içinde bulunduğu zaman diliminde ayakta kalabilme ve yarına taşınabilme ihtiyacını karşılayıp karşılayamayacağıdır. İkinci derecede; bu tutum ve davranışlarının evrensel geçerliliği olan ahlaki değerler ve yerel kültürle uyuşup uyuşmadığı gelir. Üçüncü derecede ise; uzak gelecekteki hayatına ve onun kalitesine faydası mı zararı mı dokunacağının risk analizinin yapılması gelir. Uzak geleceği ön görerek ve hesaba katarak vizyon ve misyon eksenli yaşayan insanların toplumdaki azlığı dikkate alındığında, insanların cismani varoluş seviyesinde yaşamalarının pek de anormal bir durum olmadığı görülecektir. İnsanların sosyal davranışları analiz edilirken, davranışları belirleyen özelliklerin dikkate alınması, insanla alakalı kararların daha sağlıklı verilmesini kolaylaştıracaktır.