Aralık 1989 · s. 13 · 2 dakikalık okuma
Batmayan Güneşin Son Takipçileri

M. Ali Halid
İki çeşittir insanlar. Biri hayatı soluduğu andan ibaret sayıp dün ve düne ait zenginliklerle beraber, bugünü de sermayesiyle birlikte kemirenler.. diğeri; birinci kısmın, bu harami takımının tahribatını, millet ve memleket bünyesinde açtığı onulmaz yaraları tedaviye uğraşanlar... Dün—bugün terkibini sağlayıp, bugünle beraber yarını yaşayanlar. Dünün terkedilmişliği ve iflasının, bugünün ihmal ve bugüne ihanet belirtilerinin endişe ve üzüntüsünü, şakaklarının zonklamasında, kalbinin atışlarında yaşayıp, bugünü kurtarma, yarını kurma mücadelesi verenler.. Ya da "Batmayan Güneş'in Son Takipçileri."
Onlar, Mazlum Yusuf'un ızdırap dolu serencamına benzer bir hayat senaryosuyla karşımıza çıkarlar. Fazilete aşıktırlar. Hak ve hakikate vurgun, inandığını yaşama ve yaşatmaya sevdalıdırlar. Bu yolda yapamayacakları fedakârlık, katlanamayacakları hâdise, göğüs geremeyecekleri zorluk yok gibidir. Zaman olur "İman dâvası uğruna ölenlerin şerefine denk bir şeref daha dünyada var olmayacaktır", ifadesinin büyüklüğüne uzanacak çapta fedakârlık tabloları sergilerler. Ve zaman da gelir şu kelimeler üzerinde yükselen sadakat dağına tırmanırlar: "Vallahi, kendim ölümlerin en fecisine boyun eğerim, ama O'nun (s.a.v) mübarek ayaklarına bir diken batmasına bile gönlüm razı olmaz".
Gariplik en candan dostları, çile; kader arkadaşları, ihlâs ve hasbilik, dairelerinin alabildiğine genişlemesinin yegâne sırrıdır. İşleri muhabbet, aşları uhuvvettir. Gökkuşağını kıskandıracak rengarenk hayatlarının sırrı, uhuvvet hissinin canlılığını muhafaza noktasında, "Bilal'in mübarek ayaklan, şu kaba ve anlayışsız yüzüme basıp geçmedikçe bu eşikten başımı kaldıracak değilim " ifadelerinde gizli mesuliyet şuurunda aranmalıdır. Tarihi delip geçerek günümüze ulaşan bu uhuvvet prensibi onların hitap ve sükutlarına, oturuş ve kalkışlarına işlemiştir âdeta!
Bu kısımdakiler dünyaya ait zevk-u safâyı tanımadıkları gibi tanımak cihetinde de bir arzu ve istek göstermezler. Makam—mansıp, şan—şöhret onların nazarında aldatmacadan öte birşey değildir. Mal—mülk Asıl Sahibi'nin rızâsı dairesinde değerlendirilirse bir mânâ ifade eder. Aksi takdirde bir "oyalama ve oyalanmadan" ileriye gidemez. Onların yegâne düşünceleri, inancın ak iklimine adım atışlarından itibaren, Mus'ab'ca edâlarla, diyardan diyara kalb ve kafa aydınlığının tercümanlığını yapmaya koşmaktır. Bütün bunların yanında onlar, her an, nefis ve şeytanın tuzaklarına karşı da uyanık ve dikkatlidirler.
İlklerden birinin şu son sözleriyle çizilen muhasebe çerçevesi, beyinlerde fâsılasız çalan bir dikkat alarmıdır. Hasta yatağında hıçkırıklara tutulan Hendek Kahramanı, bu ağlayışını toplamı iki elin parmakları sayısına varmayan eşyalarını göstererek şöyle izah ediyordu: "Görmüyor musunuz şunları? Bunların hesabını verecek olduğum, aklıma düşdükçe nasıl feryad etmem!"
Yorulmanın, arkada kalmanın, ümitsizliğe düşmenin, azmi bırakmanın, geriye dönmenin... onların lügatlerinde yeri yoktur. Takatlarının kesildiği, nefeslerinin tükendiği yerde çatlar, vazifeden terhis olunup bekleme salonuna alınırlar. Bütün sa'y ve gayretleri, kendilerinden sonra gelenlere zemin hazırlama, onlara cennet— âsâ bir gülistan armağan etme yönündedir. Bu yolda gerekirse bir Köse Mihal, bir Er Sungur gibi inançla yanıp tutuştuğunu sezdirip—sızdırmadan bir yığın eracifin göbeğinde hizmet ederler.
Sadece bizim insanımızın değil, topyekün insanlığın, dişlileri arasında kıyıldığı "düzenlere" çeki—düzen verecek, insanlığı özlediği huzur ve sükuna kavuşturacak "insan tipi" ve "hizmet kadrosu" da bunlar olacaktır. Yani, BATMAYAN GÜNEŞ'İN SON TAKİPÇİLERİ...