Aralık 1992 · s. 12 · 7 dakikalık okuma
Batı''da İki Kitap Modeli

İlâhî kanun ikidir. Biri kelam sıfatından gelen kanundur ki, insanlığın cüz-i iradesine bağlı fiillerini tanzim eder. İkincisi, irade sıfatından gelen ve yaratılışa ait emirler olarak isimlendirilen fıtrî kanunlardır ki, bütün kâinatta geçerli olan Allah'ın kanunlarının toplamından ibarettir. Allah'ın birinci kanununa itaat ve isyan olduğu gibi ikinci kanununa da itaat ve isyan söz konusudur... Birinci kanunun mükafat veya cezasının çoğu ahirette, ikincisinin ise dünyadadır. Meselâ, sabrın mükâfatı zaferdir. Tembelliğin cezası sefalettir. Çalışmanın mükâfatı servettir. Dayanıp sebat göstermenin mükâfatı da galip gelmektir" (1).
Acaba Batı dünyası yukarıda anlatılan iki kitap modeli anlayışına hiç ulaşabildi mi? İncil'in bozulmadan önceki dönemlerinde ve 17. asır ile 19. asır arasında ferdî planda Newton, Böyle, Gassendi, Kepler, J. Ray, Mendel gibi pek çok İlim adamı ile bu düşünceyi bir derece temsil etmiş diyebiliriz. Ama genel manada, Batı'nın bu iki kitap modeli anlayışını toplumun her seviyesinde başarılı şekilde pratiğe döktüğü söylenemez. Batı'nın bazı düşünürleri 17. asırda tabiat kitabı ile İlâhî mesajları ihtiva eden yazılı mukaddes kitapların birbirinden farklı metodlarla çalışılabileceğini ve bu iki kitabın birbiriyle bağlantılı olduğunu yeniden keşfettiler. Ve bazı filozof bilim adamları ağırlığı, mukaddes kitap yerine tabiat kitabını çalışmaya kaydırdılar. Ağırlığı İncil'den tabiat kitabına kaydıran Batı dünyası bir ölçüde de keşif ve icadlar devrini başlattı.
Bu nokta-i nazardan 17. asrın başlarından itibaren, özellikle İngiltere'de bazı filozof bilim adamlarının Yaratıcı'nın yazmış olduğu kâinat kitabının da okunması gerektiğinin farkına varmaları, Batı biliminin ilerlemesinde hususî bir öneme sahiptir. F. E. Manuel 17. asır ile 19. asır arasında iki kitap modeli anlayışını kısmen yakalayan pek çok ilim adamının (Galileo, Newton, Kepler, Gassendi, J. Ray, R. Boyle gibi) bilimi dinin mistik tesiri altına girmesinden koruduğunu; dini de bilimin tek yönlü analizlerinden kaynaklanan genellemelerinin muhtemel yanlışlarından koruduklarını belirtir.
Tarih boyunca fert ve toplum bazında değişik derecelerde devam edegelen iki kitap modeli anlayışı, Allah tarafından kâinat ve semavî mukaddes kitapların farklı lisanlarda ve şekillerde yazıldığını vurgulayarak, herbirinin çalışma metodlarının farklı olduğu üzerinde ısrarla durur. Ama neticeleri bakımından, birinin diğerine, diğerinin ötekisine İşaret de bulunması gerektiği, aksi takdirde ya çalışma metodlarında veya sonuçlarda bir yanlışlık olduğunu söyler. Bu açıdan gençliğinin büyük bir kısmını dini meseleleri araştırmada harcamış Newton, Londra Kraliyet Cemiyeti'nin başkanı olduğunda, toplantılarda dinle alâkalı meselelerin tartışılmasını yasaklamıştır. Zira her iki kitabın çalışma metodları farklı farklı olduğundan her iki kitapda mütehassıs olmayanların bunları yanlış şekilde birbirine karıştırabileceğini düşünüyordu. Newton'dan daha dindar olan modern kimyanın kurucularından R. Boyle, hayatı boyunca bu iki kitabı çalışan kimselerin birbirlerinin metodlarına saygı duymalarım ve metodlarının karıştırılmamasını istiyordu. R. Boyle'ye göre Yaratıcı'ya giden iki yol vardır. Birisi, O'nun yarattığı şeyler üzerinde düşünme, diğeri de O'nun kelimelerini çalışma... Batı'nın ilk resmî ilim müessesesi olan Londra Kraliyet Cemiyeti'nin ilk kurucuları ve üyelerinin çoğu, İlahiyatda kariyer yapmış kimselerdi. Aynı şekilde sistematiğin kurucusu John Ray'in "Yaratılış Fiillerinde Görünen Allah'ın Hikmeti" (1691) adlı eserinin 1850'ye kadar 17 den fazla baskısı yapıldı. Bu eser, tabiatın Yaratıcı'nın varlığına ve O'nun isim ve sıfatlarına nasıl âyinedarlık ettiğini gösterirken; tabiattaki birliği, ahengi ve yardımlaşmayı, dengeyi ön plana çıkarıyordu. Arkasından W. Paley'in "Tabiatın Görünen Sahifelerinden Toplanan Allah'ın Varlığına ve Birliğine Dair Deliller veya Tabii İlahiyat" isimli eserleri o dönemin en fazla okunan eserleri arasındadır. Aynı zamanda bu eserler o dönemin üniversitelerinde ders olarak okutuluyordu.
Özetle, Batı dünyasındaki bu zihnî inkılâp (tahrif olmuş İncil ve Tevrat'tan ziyade kainat kitabını okuma) Batılı insana güç ve kuvvet elde etmenin yepyeni yollarını açdı. Ne yazık ki, denizaşırı seyahatler, sömürgeleştirme faaliyetleri, ilim ve teknolojideki ilerlemelerle dünya üzerinde hakimiyet kurmaya başlamış Batı dünyasında 19. asrın başlarından itibaren hızlı şekilde dinden uzaklaşma faaliyetleri görülmeye başlandı. İlim ve akıl putlaştırıldı. İnsanlığın rahat ve huzurunu artırabilecek keşif ve icadlar da dinden uzaklaşanların elinde zulüm ve sömürü vasıtası oldu.
Kaderin bir cilvesi olarak da Darwin'in tabii seleksiyonla adaptasyonun gerçekleştiğine dair hipotezi önce W. Paley'in ortaya koyduğu kainattaki düzen- plân delilinin yavaş yavaş Batı insanının zihninden silinmesine sebeb oldu. Bu düşünceyi kaybeden Batılı bilim adamları da 1860-1960 yılları arasında ya "bilimsel materyalizme ve humanizme" veya "şüphe-inkâr" bataklığına saplandılar. Bütün bunlara rağmen Batı'da kainattaki plân delili yok olmadan "Anthropic Prensip (Herşey insan için)" içinde günümüze kadar geldi. Tarihî vakıa böyle olmasına rağmen, işin hakikati ise farklıydı. Paley'in plân delili, Darwin'in tabii seleksiyonu gibi biyolojik adaptasyon gerçeğinin izahına yönelikti. İkisi arasındaki fark ise yorumdaydı. W. Paley, biyolojik adaptasyonun herşeyi bilen gören Kudret-i Sonsuz Yaratıcı tarafından yapıldığını söylerken; Danvin kör sağır, şuursuz sebeblerin biyolojik adaptasyonu gerçekleştirdiğine inanıyordu. Diğer deyişle W. Paley, görünen sebeblere bir kıymet ve güç vermeyip Hakiki Sebeb olan Yaratıcı'yı ön plana çıkarırken, Darwin görünen sebeblere hakiki bir güç vererek Yaratıcı'yı saklıyordu. Paley'in plân delili 1919'lara kadar, Cambridge Üniversitesi imtihanlarında sorulmaya devam etti. 1859' da Darwin "Türlerin Orijini" isimli eserini yayınladı. Bu yayına ilk protesto 1860 yılında Oxford'daki İngiliz İlim İlerleme Cemiyeti'nin toplantısında yapıldı. Bu toplantıda, T.H. Huxley ile rahip S. Wiiberforce'un tartışmalarını Oxford Üniversitesi'nden kuşbilimci D. Lack şöyle özetlemektedir:
"Kilise adamlarının Darwinizm'e olan temelsiz ve haksız saldırıları sürekli gündemde tutulmaya çalışılır. Öte yandan ise Darwinistler'in kiliseye olan temelsiz ve haksız saldırıları da genelde unutulmuş veya gözardı edilmiştir. Her iki taraf birbirini anlamaktan ziyade izah edilemez hatalı saldırgan yaklaşım ve üslûba sahipti. Çağın modası ve geçerli anlayışı gereği, devrimci Darwinistler'in gurur ve kibirli davranışlarından ziyade, muhafazakâr ilahiyatçıların gururlarını hatırlarız."
O zaman insanlar Batı'da ikiye bölünmüştü. Bir tarafda Darwinizm'in Hristiyan inancıyla uyuştuğunu düşünen barışcılar, diğer tarafda hem bilim hemde din adına bunun uyuşmadığını savunan radikaller vardı. İhtilaflar, tartışmalar dayanılacak seviyeyi çoktan geçmişti. Sonunda Hristiyan dini ile tabii ilimlerin kendi saygın bölgelerine geri çekilmelerini gerektiren bir vasat oluştu. Her iki taraf, kendilerini hızlı bir şekilde rasyonalize etmeye başladılar. Bunun da Batı'daki meyvesi, bilim adamlarının bilimi ve onun kavramlarını putlaştırıp. onu herşey saymaları, ilahiyatçıların da, dindeki herşeyi akılcı hale getirme gayretlerini ve aklî olmayan kısımları ise kiliseden ve dinden kapı dışarı etmeleridir. Ama 1972'li yıllara gelindiğinde A.B.D.'de bilim adamları "National Academy of Science" (Millî Bilim Akademisi) aşağıdaki raporu takdim ederek, iki kitap modeli anlayışının tekrar zihinlere yerleşmesinin gerekliliğinden bahsediyorlardı:
"Gerçeğin iki seviyesi vardır. Bir yönüyle din. diğer yönüyle bilim uğraşır. Bilim ve din hayatın birbirini tamamlayıcı farklı iki izah ve açıklamasıdır. Din hayata gaye ve mana verir. Her varlığın bir değeri vardır. Bilim ise. sadece sebeb-sonuç açısından izahlar yapar."
Bir yönüyle bilim kâinat kitabının çalışılmasıyla elde edilen malumatların toplamı iken; dinde Kur'ân ve diğer semâvî kitapların çalışılmasıyla elde edilen bilgileri temsil etmektedir. Bilim, tabiatı kontrol ve tahminlemedeki gücüyle, kendi temellerinin geçerliliğini ispatlamıştır. Din de insanlara ahlakî bir gaye vererek, hayatı mânâlı hale getirerek: ferdin hayatına istikamet kazandırarak kendini isbatlamıştır.
Hristiyan dünyası İncil tahrif edildikten sonra New-ton, Boyle. W. Paley. J. Ray tarafından yeniden pratiğe konulmaya çalışılan bu iki kitap anlayışındaki dengeyi koruyamamıştır. Ya Ortaçağ'da olduğu gibi İncil'e körü körüne inanarak skolastik çağı devam ettirmişler veya 19. asrın ortalarından itibaren ilim adamlarının çoğu. aklı ve ilmi putlaştırarak yeni yalancı dinlerden bilim dinini (scientism) ve insanlık dinini (humanism) kurmaya çalışmışlardır.
Batı'da iki kitap modelini yeniden kurmaya çalınanlardan Robert Boyle, topladığı örnek maden filizlerini Londra Kraliyet Cemiycti'ne bağışlarken yazdığı vasiyetnamesinde şöyle der:
"Yaratıcı'nın sanatlarının ve icraatının gerçek mahiyetini keşfetme teşebbüsünde bulunanlara başarılar dilerim. Ayrıca, tabiat kitabındaki eşyâ ve hâdiseleri araştıranların, sonuçlarını, hem tabiatın Büyük Sanatkâr'ının büyüklüğünü göstermek, hem de insanlığın rahat ve huzurunu artırmaları için kullanmalarını Allah'dan niyaz ederim."
Özetle, insanlık tarihi boyunca. Yaratıcı'nın insanlığın aydınlanması için gönderdiği irade sıfatından gelen kainat kitabı ile kelam sıfatından tecelli eden ilâhî mesaj yüklü mukaddes kitapların muhtevaları "Aklın nuru fennî ilimlerdir. Vicdanın ziyası dini ilimlerdir. İkisinin birleşmesinden hakikat doğar." prensibi ışığında birbiriyle fert ve toplum seviyelerinde etkileşerek günümüze kadar gelindi. Geçmişte bu etkileşme, ya Atina'da olduğu gibi sadece aklı işlettirerek kâinat kitabını anlamaya çalışma ve onu esas alma şeklinde olmuş veya Kudüs'deki gibi sadece dinî ilimleri çalışma ve kainat kitabını nisbeten ihmal etme tarzında olmuştur. Veyahut Kur'ân'ı, kâinat kitabının ezelî tercümesi, müfessiri olarak görüp: Kur'ân'ın ışık tayfları altında kâinat kitabını okuyup çalışan. Bağdat, Buhara, Kurtuba ve İstanbul gibi İslâm'ın ilim merkezlerini teşekkül etmişti. Batı 100-150 yıldır iki kitap modelini tamamen zihinlerden sildiği ve sadece, aklın feneriyle tabiat kitabını çalışmayı yegane gaye edindiği için kendi insanının bunalıma ve kaosa sürüklenmesine sebep olmuştur. İslam dünyasında Allah'ın kainat kitabını, Kur'ân'ın ışık tayfları altında birlikte okuyup mütalaa edememenin cezasını çeke çeke günümüze kadar hayatını zor şartlar altında devam ettiregelmiştir. Ama etrafdaki gelişmelere bakıldığında öyle görünüyor ki, 21. asırda, sadece iki kitap modeline inanmış ve Kur'ân kadar kâinat kitabını, onun kadar Kur'ân'ı okuyup anlamanın kendilerine farz olduğunu idrak eden milletler ayakda kalabilecek ve yeryüzünde, sulhun ve adaletin temsilcisi olabileceklerdir.
KAYNAKLAR
1) Mesnevi-i Nuriye. Nursî. S.
2) God and Nature
3) Creation The World of Science, Editör: D. C. Lindberg ve R. L. Numbers. Univ. of California Press. Berkeley. A.R. Peacocke. (1980) Cambridge Üniv. Press. Cambridge, Sözler Yayınevi.