Kasım 1998 · s. 467 · 6 dakikalık okuma
Bataklıkları Kurutmayalım
Selim Aydın · Dr. · Botanik

Her canlı, hayatını sürdürmek için uygun çevre şartlarına ihtiyaç duyar. Çünkü
oradaki fiziki-kimyevi ve biyolojik şartların oluşturduğu kombinasyon o canlıya
uygun bir barınma ve beslenme sağlar. Bu fiziki, kimyevi, jeolojik ve biyolojik
faktörlerin bir bütün olarak oluşturduğu karmaşık ve dinamik bir dengeye sahip
olan ve aynı zamanda binlerce canlıya ev sahipliği yapan sistemlere
ekosistem adı verilir. Ekosistemlerde sürekli bir enerji ve besin
çevrimi sözkonusudur. Bu ekosistemler karasal, sucul gibi ortamın özelliklerine
göre sınıflandırılırlar. Bu ekosistemler içinde en zengin canlı türlerini
barındıran ve çok özel ekolojik nişler
(barınma ortamları) oluşturabilen sulak alanlar ekosisteminin bilinmeyen yeni
özellikleri keşfedildi. Bu sulak alanlar genellikle tatlı ve tuzlu su ile
karasal ekosistemlerin kesiştiği bir coğrafik bölge oluştururlar ve halk
arasında bataklık olarak da
adlandırılırlar. İzmir Kuş Cenneti’nin bulunduğu saha, sulak alan ekosistemine
bir örnektir. Sulak alanlarda yetişen bazı bitkilerin bu sulardaki selenyum
gibi ağır metalleri kökleri vasıtasıyla alıp suyu temizlediği ve insanlarda
hastalık yapıcı mikroorganizmalardan Salmonella
ve E. Coli gibi mikroorganizmaların ölmesine sebep olduğu bulunmuştur.
Bataklık bitkilerinin birer temizlik işçisi olarak da ekosistemde rol aldığının
belirlenmesi oldukça enteresan bir keşif olup, çevreyi kirleten insanoğlunun
onu temizlemede yine ekosistemin tabii sakinlerinden istifade etmesine imkân
sağlayacaktır. Belli büyüklükte ve bitkilerle kaplı bir sulak alana petrol
rafinerilerinin yüksek oranda selenyum ihtiva eden atık sularının salınmasından
belli bir süre sonra bu sularda selenyum miktarı ölçülmüş ve belirgin bir
azalmanın olduğu tespit edilmiştir. Bu bilgiler, açıkça sulak
alanlardaki
bitkilerin kirli sulardaki ağır metalleri, özellikle selenyumu tabii bir
şekilde filtre ettiklerini gösterir. Sulak alanlar insanoğlunun ürettiği
kirliliği temizlemekte ve böylece kâinatın temizliğine katkıda
bulunmaktadırlar. Bu enteresan tespitler, sanayi tesislerinin yakınlarında ve
petrol rafinerilerinin bitişiğinde suni sulak alanlar oluşturarak ve atık
suları ön işlemden önce veya sonra burada temizleme ile arıtma maliyetinin
düşürülebileceğini gündeme getirdi. Şu anda ABD’de Texas ve San Fransisco’da
inşa edilen suni sulak alanlarda pilot uygulamalar yapılmaktadır. Aynı
stratejinin selenyumla kirlenmiş zirai alanların temizlenmesinde de
kullanılmasının mümkün olduğu belirtilmiştir. Bugün sanayinin yoğun olduğu
bölgelerdeki toprak ve sular, yoğun bir selenyum kirlenmesiyle karşı
karşıyadır. Mesela 1983 yılında ABD’de Kaliforniya vadisinde tarlalardan sulara
geçen selenyum, akarsuları ve toprakları kirleterek sonunda besin zinciri
yoluyla kuşlara geçmiş ve kuş yavrularının sakat doğmasına yol açmıştır.
Özellikle
ülkemizde petrol rafinerilerinin bulunduğu bölgelerdeki atık sular, doğrudan
denize bırakılmakta, böylece yakın denizlerde ve körfezlerde her yıl binlerce
ton selenyum deniz diplerinde ve yeraltında depolanmaktadır. Hâlbuki kurulacak
suni sulak alanlar sayesinde, selenyumla kirlenmiş sular tabii olarak
temizlenecek, çevrede yeşil bir alan oluşacak ve onlarca kuş türü ve canlı
burada barınacaktır. Shell firması 1995 yılında San Fransisco Körfezi’ne fazla
selenyum saldığı için yerel hükümete 12,5 milyon dolar ceza ödemiştir.
Ülkemizdeki petrol rafinerilerinden salınan selenyum için bir tedbir alınıp
alınmadığını ise bilmiyoruz. Ancak şu ana kadar, sulak alan bitkileri dışında
selenyumu temizlemenin ekonomik bir usulü bulunamamıştır. Arıtma işlemleri çok
pahalı olduğundan çoğu sanayi kuruluşu arıtma işlemine yanaşmamaktadır. Suni
sulak alanlara ekilen bataklık bitkileri arasında
Typha, Carex, Cyperus tuzlu bataklıklar için
Scirpus gibi bitkiler ağırlıktadır. Bu bitkiler atık sudaki selenyumun
yaklaşık % 90’ını emer ve % 10-30’luk bir kısmı buharlaşma yoluyla havaya
salınır. Geri kalan selenyum kök, gövde ve sedimentlerde toplanır. Özellikle
bataklık bitkileri selenyumu köklerinde depolar ve sonra onu zehirli olmayan
bir gaz şekline (dimetil selenid) dönüştürüp atmosfere salarlar. Bu gaz
atmosferde zaten mevcut olup, ana kaynağını volkanlar, topraklar ve bitkiler
oluşturur. Gaz halinde buharlaşmanın avantajı, yapraklarda hiçbir tehlikeli
atık kalmamasıdır. Bu şekilde inşa edilecek sulak alanlardan çıkan dimetil
selenid gaz miktarı, atmosferdeki oranı değiştirmeyecek ölçüdedir. Zaten
tabiatta karbon, azot çevrimleri gibi selenyum çevrimi de vardır. Sulak
alanlara giren selenyum, bataklığın dibindeki sedimentlerde toplanır ve buradan
bitkilere geçer. Bitki yaprak ve gövdelerinde biriken selenyumu uzaklaştırmak
için araştırmacılar düzenli olarak bu bitkilerin hasat edilmesini tavsiye
etmektedirler. Sürekli hasat işlemi, selenyumun bitkiden buharlaşma hızına da
katkıda bulunacaktır. Böylece nesli tükenmekte olan ve sulak alanlarda
yaşayabilen canlıların selenyumdan etkilenmesi de önlenecektir. Gübre haline
getirilmiş bu bitkiler başka yerlerde topraklara katkı maddesi olarak
kullanılabilir. Sanayi bölgelerinin yanında oluşturulan pilot sulak alanlara bu
bitkiler ekilmiş ve başarılı neticeler alınmıştır. Şimdi araştırmacılar bu
bitkilerin genetik programıyla oynayıp, onun atmosfere saldığı selenyum
miktarını artırmaya çalışıyorlar. Bir başka çalışma da sulak alanların, patojen
(hastalık yapıcı) mikroorganizmaların çoğalmasını önleyip önlemediği
üzerineydi. ABD’de her yıl 30.000 kadar gıdalarla alınan
Salmonella zehirlenmesi vakası rapor edilmektedir. Geleneksel atık su
arıtma teknolojileri, hastalık yapıcı mikroorganizmaları azaltmaya yönelik bir
dezenfeksiyon işlemidir. Yapılan çalışmada, kanalizasyon ve evlere ait atık
sular ön işlemden geçirildikten sonra, Süsen (Iris), zambakgiller, çuha çiçeği,
su menekşesi, pireotu, şemsiye
palmiyesi gibi sucul bitkileri içeren sulak alanlara gönderildi. Elde edilen
sonuçlar, sulak alanların patojen mikroorganizmaları öldürme etkinliğinin
geleneksel usullerden daha iyi ve ucuz olabileceğini göstermektedir. Arizona
Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı, evlere ait atıkların döküldüğü altı
farklı ekosistemde (bu ekosistemde Nymphoides
peltata, Lemna gibba, Typha sp. bitkileri vardı)
E. Coli ve Salmonella bakterilerinin
yaşama şanslarım araştırdı. Kontrol olarak bu bitkileri bulundurmayan sulak
alanlar kullanıldı. Sonuçta bu bitkilerin bulunduğu sulak alanlarda, bunların
bulunmadığı sahalara nazaran canlı bakteri sayısında çok belirgin bir azalma
vardı. Kontrol grubundaki bakterilerin ise çok azı ölmüştü. Daha sonra bu
bitkiler tarafından herhangi bir antibiyotik veya büyümeyi engelleyici madde
salınıp salınmadığı araştırılmış ve bilinen bir maddeye rastlanılmamıştır.
Araştırmacılar bunu patojen olmayan diğer mikroorganizmaların rekabeti ile veya
patojenler ile beslenen organizmaların varlığı ile açıklamışlardır. Sulak
alanda bitkiler kadar önemli diğer bir unsur kayalardır. Kaya yüzeyindeki
mikroplar, diğer patojen mikroorganizmaları yiyerek suyu temizlerler. Kayalar
ayrıca hem tampon olarak hem de atık suların pis kokusunu emerek bir nevi
deodorant olarak da iş görürler. Geriye sadece zambakların ve su nilüferlerinin
güzel kokuları kalır. Bu şekildeki bitkilerle kaplı sulak alandan geçirilen
evlere ait atık suların kalitesinin yüzme havuzu suyunun kalitesine yakın
olduğu belirlenmiştir. Bu pilot araştırma sonuçlarının geniş çaplı
uygulanabilmesi için optimizasyon çalışmalarının yapılması gerekmektedir.
Bataklık bitkilerinden Spartina alterniflora
tatlı ve tuzlu su ortamlarında büyüyebilen hayat sahası geniş toleranslı, tek
yıllık bir bitkidir. Bu bitki tabii olarak köklerinde ağır metalleri biriktirir
ve yılda birkaç kez ekilip biçilebilir. Bu bitkinin bir başka avantajı, besin
zincirinde yüksek organizmalar tarafından kullanılmamasıdır. Bunun tehlikesi
ise çürüyen bitkiden çıkan maddeleri balık larvalarının besin olarak
kullanmasıdır. Ancak bu bitkiyi genetik mühendislik teknikleriyle değiştirip
ağır metalleri köklerinde değil gövde veya yapraklarında biriktirmesini
sağlamak için çalışmalar yürütülmektedir. Bu başarılır ve bitkinin gövde ve
yaprakları hasat edilirse ağır metallerin besin zincirine geçmesi önlenecektir.
Bu bitkinin yanında alternatif olarak çok yoğun ağır metal kirliliği olan
sularda yetişen bitkilerde de benzer genetik çalışmalar devam etmektedir. Bütün
bu usuller, genel olarak bitkilerle tedavi veya çevre temizliği olarak bilinir.
Bütün bu mükemmel temizleme faaliyetlerinden anladığımız kadarıyla yaşadığımız
tabiat o kadar mükemmel bir plan ve program dahilinde, dinamik bir denge ile
işletilmektedir ki, ortaya çıkan problemlerin çözümünün ip uçlarını, bu
sistemin içinde bulmak mümkündür. Bu gelişmeler karşısında insanoğluna düşen
vazife, aklını ve kabiliyetlerini yerinde kullanarak sistemin içine çekirdekler
şeklinde konan bu çözümleri ortaya çıkarmak, bunları insanlığın yararına
kullanmak ve böylece bu nimetlerin şükrünü hem halka hem de Hakk’a karşı eda
etmek olmalıdır.