Sızıntı Arşivi

Mart 2000 · s. 74 · 3 dakikalık okuma

Bana Sana Herkese

· Edebiyat

1.
Sulara eğilmiş dallardan göğün maviliğine uçan kelebeklerin ürkekliği var kelimelerinizde. Ellerin arasında hemencecik eriyive-ren karın ve bin bir çiçekle tanışıklığı olan toprağın yanıbaşında büyümüş gibisiniz. Mektubunuz ilk merhabalar kadar heyecanlı ve titrek. Pencerenizden gördüğünüz dağın doruğunda öylece duran karın içinden başını çıkaran kardelen çiçeği yazmışsınız. Ne yazık ki, kent çocukları toprağın yüzünü, yumuşaklığını ve tabiiliğini göremiyorlar ki, toprağa ve kara rağmen başını çıkaran kardelenleri bilsinler!.. Bu büyük bir yoksunluk!.. Topraksız ve çiçeksiz büyümek bir boşluk oluşturuyor; savaşan bir dünyanın içinde doğan çocuklar, bunu biraz daha büyütüyorlar.
Evet, bir ailenin, toplumun, milyonlarca insanın yanıbaşına doğduğumuz doğru, ancak yine yalnız, yine tek başınayız. İçimize doğru yürüdüğümüz her seferde, bu yalnızlığımız daha da artıyor: Hayat, bir sorular yumağı gibi karşımızdadır. 'Ne yapalım?' sorusuyla kalabalıktan sıyrılıyor, bütünüyle bize ait mahrem bir alana çekiliyoruz. Bu safhada belki acı çekiyor, ama aynı zamanda bizi insan kılan sürecin de içine giriyoruz. Yani kendimizle, hayatla ve sorularla yüzleşmek, bize çok önemli bir yürüyüş yaptırıyor.
Bohem bir hayatın, çok da fazla derinlikli olmayan gündelik görüntüsünde, bu önemli noktayı yakalamak o kadar zor ki!.. Hemen yanıbaşına oturduğunuz pencereden eşyadaki oynaşmayı ve armoniyi yakalamanızda olduğu gibi, insanın kendisiyle kaldığı çok az anlar var; çok az kişi bunu yaşıyor. Zira bu zor bir yolculuğun birikimidir. Bu yolculuk, insanı kalabalığın uzağına düşürüyor; yabancılaşmak denilen şeyle yüzleştiriyor. 'Yabancı' olmanın psikolojisini biliyor olmalısınız! Bu sebeple, ait oldukları yerin 'yabancı'sı olan insanlar bir yerde buluşmalı ve birbirlerine doğru yürümesini bilmelidirler. Mektubunuzla böyle bir yolculuk başlatıyorsunuz.

2.
Her mektup yeni bir birliktelik umudunu taşır. Birbirini çoğaltan, yenileştiren ve zenginleştiren birliktelikler.. 'öteki'ni dinlemek ve anlamaya çalışmak... İçine düşülen yalnızlığın o işkenceli zemininden uzaklaşmak için 'düşünce'yi öne almak, her şeyi ama her şeyi önemsemek, yoğunlaşmak ve gözlemlenen olguyu iyi anlamak gerekiyor.
Gürültülü suni uğraşlardan sıyrılmak, seyrelmek; yani yalnızlığı, yani kendimizi seçmek, önemli bir gayret. Arabesk bir yalnızlıktan bahsetmiyorum; Efendimiz'in Hira'daki, Gandi'nin Hindistan'daki, Said Nursi'nin Barla'daki yalnızlığını söylüyorum. Bu, hayata yabancılaşmak anlamına gelmiyor; 'kendimizle baş başa kaldığımız, kendimizi dinlediğimiz zamanlarımız olmalı' diyorum. Sathi bir hayatın insana verdiği suni yaşamışlık duygusunun altını çiziyorum.
Evet, bol ışıklı, geniş bulvarlı kentlerin arka sokaklarında, acı çeken binlerce insan yaşıyor. Hiçbirimiz masum değiliz; hepimiz yara alıyoruz bundan. Az ötede, bin bir acının çıkmazına girmiş bir yüreğin zelzelesi hissedilmiyor ve mümince bir duyarlılık gösterilmiyor. İhtiyaç sahiplerinin içlerine doğru büzülerek yaşadıkları yalnızlığın acısı, beş yıldızlı otellerin bol menülü gecelerine ulaş(a)mıyor. Yüreklerinin etrafına sınır bekçileri koyarak duyarsızlaşanlar, masum ve mazlum bakışlardan kaçtıkça kaçıyorlar. Miyop bakışın görmekte zorlandığı, anlamakta güçlük çektiği o kadar çok şey var ki!...

3.
Bir yerde okumuştum. Cümle şöyleydi: 'Bir kutunun içinden bir başka kutunun içine bir kutu ile gidiyoruz. Ev bir kutu, işyerindeki oda bir kutu ve binilen vasıta bir kutu.'
İnsanın kendisi bir kutu, yaşadığı hayat bir kutu, dünya bir kutu. Ne kendisiyle, ne hayatıyla, ne de dünyayla yüzleşebiliyor. O çok daha önemli uğraşların içinde! Durup düşünmeye vakti bile yok! Çok işi var; bir çift gözü üzerinde yoğunlaştıracak bir yığın imajın şuh yüzleri onu bekliyor.
Bir yerlerden kontrol altına alınmış gibiyiz. Nasıl olacağımız, neler yapacağımız, kaygılarımız, arzularımız, aşklarımız, tercihlerimiz.. bizim dışımızda belirleniyor. Aslında başkalarının bize dair ürettiği, kurguladığı bir hayatın yorgunlarıyız. Her gün biraz daha eksiliyor, kalbimizden uzak düşmüşlüğün içinde diri seslerden yoksun kalıyoruz. Farkında mısınız, deli taylar gibi ölüme koşuyoruz?
Bana, sana, herkese dair düşülen bu kısa notlardan sonra sadece şunu diyorum: etrafta uçuşan seslerden biraz sıyrılmak, biraz kendimiz olmak ve daha çok kalbimizden yana düşmek gerekiyor.
Niçin?
Her şeye duyarlı bir yürek için!...