Sızıntı Arşivi

Aralık 1990 · s. 482 · 7 dakikalık okuma

Aydınlarımızın Gaflet Yılları

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

Yıllar var ki, milletimizin kaderiyle alakalı. ileriye dönük ciddi hiç bir plânımız olmadı. Bu bulanık zaman dilimi içinde, hayırları hep nevzuhûr tecellileriyle tanıdık; şerleri de, gelip millete tosladığında veya çarpıp onu yere serdiğinde.. yani bıçak kemiğe dayandığında. Dünyâda olup-biten hâdiseleri, anlayıp değerlendirmek bir yana, bunlar arasında doğrudan doğruya bizi alâkadar edenleri dahi sezip kavrayamadık. Sezip-kavramak şöyle dursun, elli defa, hasım bir dünyânın kin, nefret ve zulüm paletleri altında preslendikten sonra bile, çoğumuz itibâriyle bir “Lâ havle” çekip etrafa bakmadan yolumuza devam ettik.. bari devam ettiğimiz bir yol olsaydı..!

Zaman zaman bağırıp çağırdığımız, yer yer hamâset destanları kestiğimiz de olmuştur ama, hep çaresizlik içinde iki büklüm olduğumuz ve hasımlarımız tarafından nakavt edildiğimiz meş’ûm ve karanlık anlarda.. hiç olmazsa bu uğursuz dakikalarda olsun galeyanlarımız bir ses getirebilseydi! Ne gezer..! Toplanıp bir araya geldik.. görkemli mitingler tertip ettik.. tumturaklı laflar ve hamâsi destanlarla gönülleri hoplattık. Ama her şey, havâi fişekler gibi başımızın üstünde birer şerâre meydana getirdi, sonra da kaybolup gitti. Yığınlar bunun bir şey olduğunu ve bir işe yaradığını zannede dursun; bizler, dünyânın çeşitli yerlerinde zulüm gören, kinle gerilen, nefretle yutkunan dindaş ve soydaşlarımız için sadece şehrâyinler tertip ettik, böylece de hem kendimizi hem de onları aldattık.

Biz kendi kendimize oyalana duralım, elin oğlu gürültüsüz, tedricî ve sistemli bir sûrette kitlelerin rûhuna giriyor.. onları istediği gibi şekillendiriyor.. istediği kalıba sokuyor ve câhiliyle-okumuşuyla, şuursuz yığınları istediği zaman sokağa dökebiliyor.. istediğine küfrettiriyor ve istediğini başlara tâç yapıyor.. istediğinde şanlı geçmişimize sövüyor ve sövdürüyor.. istediğinde soyumuzu tahkîr ettiriyor ve millet rûhuna küfürler yağdırıyor.. istediği zaman bizleri çinlere-maçinlere kadar kendi mâcerâlarının arkasından koşturuyor ve istediği zaman beğenmediği iktidarları alaşağı etmek için sun'î bunalımlar meydana getiriyor; kitleleri birbiriyle vuruşturuyor ve arkasından da bir gece baskınıyla; cumhuriyet ve demokrasi adına yeni bir diktatörlüğü milletin başına musallat ediyor...

Evet, bizim sâfdil oluşumuz ve âlemin de hokkabazlığı; millet; yıllar ve yıllar, bir türlü sonu gelmeyen bu târihî tekerrürler turnikesinde döndü-durdu. Zirvedekiler, milleti sevk ve idâre adına, şahsiyetli ve millî ruh kaynaklı bir politika belirleyecekleri güne kadar da, bizim, sâir fi’nnevm “uyur-gezer” kalmamız, düşmanlarımızın da sinsi oyunları, gizli işgalleri ve İslam ülkelerini içten içe fethetmeleri devam edeceğe benzer. Bugün yeryüzünün büyük bir bölümünde söz mütegalliblerde bitiyor.. gücü temsil edenler zayıfa hakk-ı hayat tanımıyor. . her yerde zorbalık ve kabadayılık alkışlanıyor; her insanı insan kabûl edip onun hukûkuna saygılı olmak ise, aptallık ve sünepelik sayılıyor. Süpergüç ve devletlerin politikaları, hemen her zaman, zayıf ve güçsüzleri istismar etme “sömürme” istikametinde işliyor. Kılıfını bulduktan sonra, çalıp-çırpma, yeyip-yutma, hatta can çekişenlerin sırtında hakk-ı temettu’ arama akıllılık sayılıyor., buna karşılık haram-helâl düşüncesi, hak-hukûka riayet gayreti ve insânî değerlere saygılı kalma azim ve niyeti aptallık kabûl ediliyor.

Bu alabildiğine kör, sağır ve kalbsizce gidişe “dur!” diyebilmek için, bugünü-yarını aynı anda görecek kadar basîretli; çevresinde olup-biten şeyleri sezip anlayabilecek, anlayıp değerlendirebilecek kadar ferâsetli; oyun ve entrikalara tenezzül etmeyecek kadar mü’min, oyun ve entrikalara gelmeyecek kadar ferâsetli ve düşmanlarının fikrî, hissî ahlakî hulûl yollarını sezebilecek kadar da şuurlu insanlara ihtiyaç var. Beş-başı ma’mûr bu engîn ruhlar yetiştirilerek, bu fıtrî ihtiyaç giderilmezse, zalim, zulmüyle başını alıp-gidecek.. mazlûm ve mağdûr da yaşama adına zillet çekecek ve kendini hor ve hakîr görenlerin vesâyâsı altına girip onların gölgesi gibi yaşayacak; dolayısıyla da hiç bir zaman belini doğrultamayacak ve sürüm sürüm olacaktır. Sürüm sürüm olacaktır; çünki, yaşama hakkı kendi elinde değil.. sürüm sürüm olacaktır; çünkü, şahsiyetsizdir, kimliksizdir, geçmişinden ve kendi kültüründen kopuktur.

Bunun içindir ki, nesillerin eğitim ve öğretim mes’eleleri plânlanırken, en az, çağın ilim, irfan ve teknolojisi kadar İslâmî ahlâk ve değerlere, milli kültür ve milli terbiyeye de yer verilmelidir ki, gençler, ma’nevî ve rûhî bunalımlara itilmemiş, dolayısıyla da bir kısım arayışlara mecbûr edilmemiş olsunlar.

Evet, yakın geçmişimiz itibâriyle, yeni nesillere sağlam bir milli terbiye ve lslamî ahlak verilmediğinden, çoğunluğu itibariyle yetişen gençler, serseriliğe açık ve kendi dünyâsına yabancı, hatta düşman yetişmektedir. Günümüzde, Avrupa ve Amerika’da bir kaç ay kalabilme fırsatını elde etmiş ve şöyle-böyle bir yabancı dili hecelemeye başlamış pek çok insan var ki; yapacak başka bir şey kalmamış gibi kendi insanını tezyîf etmekte ve milletini hakîr görmektedir. Bunlardan nicelerini görüp dinlemişizdir.. gidip, dönmüş ve milletlerini tezyîf etmeye başlamışlardır:

Âh ne kadar geri bir milletmişiz(!) meğer hayat batıdaymış.. bizim ülkenin insanları âdetâ canlı cenazeler.. bu mütereddî yığınların, yaşadıkları çağı yakalamaları mümkün değil... Hele müslümanlık, o bütün bütün çağ dışı.. biz, bu kılık ve kıyafetle varılabilecek yerlerin en yakınına dahi varamayız! Dünyâ başını almış göklerde dolaşıyor; bizler bu sıkma başlarla hala yerde yürürken de tökezliyoruz. Milletin, yükselip çağıyla hesaplaşması düşünülüyorsa, bu batılılaşmadan geçer..” vesaire vesaire...

Evet, işte bu düşünceler, merhametsiz yılların ve karanlık günlerin yabancılaştırdığı derbeder nesillerin düşünceleri ve bir dönemde heder olup gitmiş yığınların hezeyanları! Bu zihniyetteki kimselerin insanımızın kaderine hâkim olması, gelecek nesillerin tarih ve milliyet düşüncesini zayıflatmakta; onları yüksek mefkûrelerden uzaklaştırmakta ve düşünce hayatımıza zift gibi bedbinlikler püskürtmektedir. Açıkcası, düşmanlarımız, rûh, düşünce ve ahlâk dünyâmızı, içimize saldıkları ajanlarla tahrîp etmekte ve bizleri, adeta, dünyâya hâkim güçlerin kuklaları haline getirmektedir.

Evet, bugünkü şatafat ve debdebesi itibâriyle, dünyâya hükmeden güçlerin bir kısım üstün yanları var; ama bu, insanlık adına herşey demek değildir. Ve hele Avrupalı ve Amerikalı olmamak da hiç mi hiç ayıp değildir; ayıp olmak şöyle dursun, şanlı geçmişimizi bilen ve onu rûhunda duyan birisi için, böyle bir intisap hakarettir. Bir insanın, kendi millet ve geçmişini reddetmesi veya hafife alması bir aşağılık duygusu, bu densiz şeyi yaparken can alıcı düşmanlarımızı göklere çıkarması da bir soysuzluktur. Böyleleridir ki, yıllarca, mübarek milletimizi ye’se, bedbinliğe, karamsarlığa sürükleyip durdu ve bugünkü kahrolası yabancılaşmayı başımıza musallat ettiler.

Zaten, çoktan beri milli bir gâyemiz, millî bir hedefimiz ve millî bir terbiye sistemimizin olmayışı; buna karşılık ta, yahûdinin yanında hıristiyan, hıristiyanın yanında ateistin, mektepten matbuâta, matbuâttan da radyoya kadar - günümüzde buna, sinema, televizyon ve video da eklendi - çok geniş bir sahada iğfâl ve ifsad kampanyaları, yığınları sersemleştirmiş, kararsızlaştırmış ve yüzüp-gezenler haline getirmiştir. Buna, günümüzde, bir kısım yeni mefsedet unsurları da ilâve edilince herşey bütün bütün allak-bullak oldu. Eskiden, nesillerin ilericileştirilmesini ve batılılaştırılmasını bir kısım katolik ve protestan mektepleri yüklenmişti ve onlar yapıyordu. O gün için, bu mekteblerin, açıktan açığa gençlerimizi hıristiyanlaştırdığı söylenemez. Ama, bu mekteplere girip - çıkanların, müslümanlığı ve müslümanları hafife aldıklarını da inkâr etmek kabil değildir. Müslümanlığı ve müslümanları hafife almadan da öte, bu mekteplerde değişik bir dünyâya uyanan gençlerin pek çoğu, müslümanlığından utanıyor, türklüğünü saklıyor; bir batılı ve bir firenk gibi görünmeye çalışıyordu. Daha sonra da, büyük çoğunluğu itibariyle bu nesil, kozmopolitleşti, ateizme yelken açtı ve komunizm, sosyalizm erozyonlarıyle her biri bir vadiye sürüklenip gitti. Aslında bu mektepler, ta kurulduğu günden itibaren, bu milletin başına musallat olmuş birer belâ idi ama bizler bunu, yeni yeni anlamaya başladık.

Batı bu mektepleri, kendi hesabına, ülke ve insanımızı fethetmenin öncü kuvvetleri sayar. Bizim ise, buna karşılık şimdiye kadar, ne bir müdâfaa gücümüz, ne bir sığınağımız ne de arka çıkanımız olmadı. Oysa ki, bu devâsâ iş, ordular isterdi.. cephane isterdi, strateji isterdi ki yapılabilsin. Ama, bunların hiç biri olmadı.. hem de olacakken olmadı. Mekteplerimizde, düşünce dünyâmıza göre güzel bir müfredat proğramı, sağlam bir terbiye sistemi, inançlı, fedâkâr, ma’lûmatlı ve hamiyyetli bir muallimler ordusu.. evet bütün bunlar; öyle hârika bir kuvvettir ki, bu mübarek kuvveti elinde bulunduran bir millet, değil sadece Avrupa ve Amerika ile hesaplaşması, mevsimi gelince bütün dünyâyı bile dize getirebilir ve dünyâ muvazenesindeki eski yerini istirdat edebilir. “İstirdât edebilir” diyorum. Çünki asırlar ve asırlar boyu bu şerefli vazife, hep onun uhdesinde kalmıştı.

Biz, kendimizi ve çağlar boyu millî varlığımıza esas teşkil eden dinamikleri bilmiyoruz ve bilmek istemiyoruz.. belki de, bunları ve gerçek rûhumuzu ihsastan çekiniyoruz. Çekiniyor ve bir firenk karşısında ezim ezim eziliyoruz. İspanyalılar, orta ve cenûbî Amerika’ya girdikleri zaman, bir kısım yerliler onları, güneşin zürriyetinden gelmiş mukaddes varlıklar diye alkışlıyorlardı. Bugün, batı bizim his ve düşünce dünyâmızı, mantık ve muhakememizi, haysiyet ve onurumuzu öyle kırmış ve öyle felç etmiş ki, artık her firengi kendimizden mutlaka büyük görüyor ve onları, güneşin çocuklarıymış gibi ihtiramla selamlıyoruz. İnsana olan ihtiram, insânî duyguları harekete getirir; canavarlara karşı muhabbet ise onların iştihâlarını açar. Herkesi kuzu zannedip, kuzu olmaya kalkışmak sadece çakalları ve kurtları sevindirir. Biz, Balkan fitnesinde ve Cihan harbinde çakallığın ve kurtluğun en utandırıcılarını gördük.

Overof’un bombaları gönülleri delip geçerken, İstanbul ve İzmir sokaklarında Rum çocukları, başlarında Yunan bayrakları, şapkalarının üstünde Overof’un ismi ve pan-helenizm türküleriyle ortalığı velveleye veriyorlardı. Onlar veya başkaları -Allah ülkeyi ve mileti korusun!- aynı imkanları elde ettiklerinde, aynı şeyleri yapacaklarında tereddüt edilmemelidir.

Yıllarca biz, hep başkaları hakkında hüsn-ü zan kesip biçtik - keşke o kadar da kendi içimizdeki dindarlara karşı insaflı olabilseydik- ve onların kusurlarını hiç mi hiç görmedik veya görmek istemedik. Küstahca hallerini mutlaka yumuşatma yollarını araştırdık. Hatta ülkemize tecâvüz edenlerin murdar naaşları başında durduk, onlara ta’zîmât ve tekrîmâtta bulunduk. Bu kadar küstahlığı görmemezlikten gelmek ancak ölülerin katlanabileceği bir zilletdir. “Estağfirullah” Rabbi’sine ulaşmış kimseleri, tezyîf edip haklarını çiğneyemem! İhtimâl, mücâhidâne düşüncelerle, içine girmiş bir rûha konaklık yapan herhangi bir mezarın başında, böyle bir terbiyesizlik irtikâb edilseydi, o mübarek ölü, huzurlu hayatına bir dakika ara vererek, bu terbiyesizliği irtikâb eden küstahı çarpacaktı...

Keşke, bu kadar olsun, rûhlarımızda hamiyyet ve gayret bulunabilseydi! Ve keşke, herkesi bağrımıza basarken, bağrımıza bastıklarımızdan bir kısmının, bizi ısıracaklarını da hesaba katabilseydik..!

SIZINTI