Nisan 2001 · s. 130 · 8 dakikalık okuma
Ayan-ı Sabite ve Alem-i Misal
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE
Ayan-ı Sabite ve Alem-i Misal
Her şeyin özü, esası, zatı manalarına gelen ayn, çoğulu "ayan", "sabite" kelimesine muzaf kılınıp "ayan-ı sabite" şeklini alınca "hakaik-ı eşya-yı ilmiye" diyebileceğimiz Hz. alem-i ilmiyede esma-i ilahiyenin suret-i tecellilerinden ibaret olup hakaik-i mümkinata dair ilmi vücudlar çerçevesinde zatlar ve mahiyetler demektir. Bu manevi suret ve ilmi hakikatlerin, Hz. Zat'la zamani gibi görülen münasebetleri zaman itibarıyla değil, bizzattır; evet ilm-i ezelideki bilinenlerle, zamana bağlı taayyün, birbirinden farklı şeylerdir. İlm-i ilahide mevcut olan her şey, min vechin vücud, rayiha ve hususiyetini teşemmüm etmiş bulunsa da harici vücud nokta-ı nazarından mümkin unvanıyla mevcud-u mukayyet ve madum arası bir konum ihraz etmektedir.
Sofiye ve bir kısım mütekellimin -umur-u aliye'ye ait bu kabil mevzuları ifadede elfaz ve kelime yetersizliği mahfuz- ayan-ı sabite ve bu sabit ayn'lara ait istidatların mevcudiyetlerine esas teşkil eden mevcud u meçhul ve tamamen "sırrullah" diyebileceğimiz tecelliye -daha önce de geçtiği üzere- "feyz-i akdes", bütün bu hakaik-i ilmiyenin, hariçte zuhurunun kaynağı sayılan tecelliye de "feyz-i mukaddes" demişlerdir; demiş ve bu mülahazalarla, bir yandan ayan-ı sabite ile mümkinat-ı mevcudenin aynı şey olmadığını hatırlatmak istemiş, diğer yandan da zuhur ve tecelli farklılığını ihtar ederek panteizm ve monizm mesleklerinin varlık hakkındaki yanlış yorumlarına karşı mevcudatın mebde ve mesiri ile alakalı Kur'ani tevcihi ortaya koymuşlardır.
Zannediyorum, pek çok konuda olduğu gibi bu mevzuda da çok defa ifratlara-tefritlere girildiğinden, hakaik-i aliye-i ilahiyedeki umumi muvazene korunamıyor ve çok tehlikeli yanlışlıklar yapılıyor: Her şeyi, o muhit meşiet ve kahir kudretin tecellisine bağlı yorumlayanlar, kesreti bütün bütün görmezlikten gelerek, umum eşyayı O'nun zuhurundan ibaret sayıyorlar; esbabı olduğundan fazla öne çıkararak her şeyi kesrete bina edenlerse mazhar, mecla ve memerri masdar zannederek her hadiseyi bir kısım natüralist mülahazalara irca ediyorlar. Aslında, varlıktaki vahdet, tecellinin kaynağındaki birlikten; mazharlardaki farklılık ve çokluk da ilm-i ilahide eşyanın modelleri diyebileceğimiz ayan-ı sabiteye göre kudret ve iradenin farklı tasarruflarından ileri gelmektedir.
Bir nesnenin esasları kendinden, zatı itibarıyla var olması başka, onun Hz. "İlim" ve "Vücud" tecellileriyle farklı aynalarda farklı görüntüler sergilemesi daha başkadır. Böyle bir farklılığı sezebildiğimiz takdirde, vücud ve şuhud mülahazalarının dayandığı esasları bir manada görmek mümkün olabileceği gibi, suret ile hakikat arasındaki ayrılığı ve var edip ayakta tutanla var olup onunla kaim bulunanı idrak etmek de mümkün olacaktır.
Bu farklılığı biraz da avam üslubuyla şöyle açabiliriz: Varlık ve eşya, kendi zatları itibarıyla madum, Hakk'ın ziya-i vücudunun gölgesi veya gölgesinin gölgesi olması açısından da mevcut sayılırlar. Vücud-u suri başkadır, vücud-u hakiki başka: Suretler, şekiller O'nun atıyyelerinden birer akistirler; ne O'durlar ne de O'ndan müstağnidirler. O, "var olun!" dedi var oldular. Feyzini kestiği anda yok olur giderler. Ne hulul, ne ittihad, ne tecessüm, ne tecessüd ne de ruh-u sari; O'nun esma ve sıfatı bütün mevcudatın hakiki medarı.. işte hepsi o kadar...
Surete nazar eyler isen "sen" ile "ben" var,
Amma ki hakikatte ne sen var ne de ben var. (Anonim)
Şimdi, var edip ayakta durduran O "Hayy u Kayyum" olduğuna göre, kimin haddine düşmüş zati varlık iddiasında bulunabilsin. Her nesnede O'nun vücud ve ilmi birer esas ve kaynak, bütün varlık ve eşya farklı birer ayna ve bu aynalarda sürekli bozma-yapma-şekillendirme manasında tecelli eden de ilahi esma.. insanoğlu bu aynaların en camii ve mücellası, Hz. Ruh-u Seyyidi'l-Enam (aleyhi ekmelüttehaya) ise, en kamili ve muhtevalısıdır. İşte size bu mülahazayı aksettiren kaili meçhul hoş bir söz:
Ayinedir bu alemde her şey Hak ile kaim,
Mir'at-ı Muhammed'den Allah görünür daim.
Ayan-ı sabite, yukarıda da temas edildiği gibi, "taayyün-ü evvel"den kat-ı nazar, min vechin madum sayılan umur-u mümkinedendir. Sabit ayn'lar, zuhur halinde hafi ve bilinmezdirler, vücuda geldiklerinde de kendi nefisleri itibarıyla madumiyetlerini devam ettirirler. Bir sultanın icraatında onun vezirleri birer perdedarlık vazifesi gördükleri gibi, Hz. "İlim" ve "Vücud"un tecellisinde de sebepler o türden birer perdedardırlar. Bu perdedarlık -Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle- aklın zahiri nazarında, izzet ve azametin umur-u hasiseye bizzat mübaşeretine karşı tekvini bir tenzih olduğu gibi, potansiyel olarak hilafetle serfiraz kılınmış bulunan insanoğlunu da böyle önemli bir konuda -Allahu a'lem- irşad içindir.
Dünya dediğimiz bu kevn ü fesat aleminde var ve yok olmalar gibi, ayan-ı sabite ufkunda da iradi olarak kahr u lütuf tecellileri birbirini takip etmektedir; etmekte ve kahrdan idamlar ve lütuftan da icatlar meydana gelmektedir. ayan-ı sabite ve misali modellerdeki bu tebeddül ve tağayyür, harici vücudla şereflendirildikten sonra da devam etmekte ve adeta her şey sabit ayn'lar kaynağından fışkırarak misali levhalar halini almakta, müteakiben de bu berzahi motifler, kendilerine göre farklı vücud urbaları giyerek daha değişik buudlarda ayinedarlık vazifelerini sürdürmektedirler.
Ziya-zulmet, hayır-şer, said-şaki hemen hepsi bu ayan-ı sabiteden akseden misali levhalarda bellidirler; ancak, ziyanın ziya, zulmetin zulmet, hayrın hayır, şerrin şer, saidin said, şakinin de şaki kabul edilmesi harici vücud ve teklif altına giren varlıklarda onların bu teklif alemindeki temayüllerine bağlanmıştır. Ortaya çıkıp teklif altına girecekleri ana kadar onlar hakkında, Allamü'l-Guyub'dan başkasının şudur-budur diye hüküm vermesi doğru değildir. "Mustafeyne'l-Ahyar"ın, Cenab-ı Hakk'ın bildirmesiyle bilmeleri ise bu konuda bir istisna teşkil etmektedir.. ve bizi bağlayan kaidelerin, kuralların üstünde cereyan eden bir hadisedir. Hz. Allamü'l-Guyub'un beyanları bazen ayan-ı sabiteye, bazen de vücud-u hariciye taalluk ettiğinden, dikkatle bakmayanlar iki hadiseyi birbirine karıştırabilirler. Kur'an'ın şeytan hakkında makablinden kat'-ı nazar ederek:
Her zaman olmasa da, bazen evliyaullahın ayan-ı sabitedeki ahvali, açık veya rüyalarda olduğu gibi bir kısım sembollerle müşahede etmeleri, onlara fevkaladeden bir lütuf ve hususi bir tecellidir. Bu seçkinlere bazen, daha sonra olacak şeyler bildirilerek onlara ait hususiyet ihtar edilmiş olur. Bazen, zuhur edecek hadisenin keyfiyetine göre bu temkin kahramanlarına teyakkuz sinyalleri verilir. Onların gönülleri tazarru ve niyaza yönlendirilir. Bazen de esbab ve Müsebbibü'l-Esbab konusundaki muvazeneyi koruma adına onlara tembihte bulunulur ve haslar üstü hasların nazarları hakiki tevhide yönlendirilir.
Ayan-ı sabite ile alakalı bu bilgiler ve bu müşahedeler, mustafeyne'l-ahyara çok defa misali levhalar halinde arz edilir. Bu levhalar bazen, daha sonraki harici vücud çerçevesine tam uygunluk içinde tecelli eder; bazen de mana ve muhtevalarına göre bir kısım sembollerle. Sembollerle ifade edilen hususların, açık olmayan rüyalar gibi tevile ihtiyaçları vardır. Bu teviller de, Kur'an ve Sünnet-i Sahiha'daki anahtar kelimeleri bilmeye veya keşfe vabestedir. Aksine, ortaya atılan yorumlar "racmen bi'l gayb" olması itibarıyla Hazreti Allamü'l-Guyub'a karşı saygısızlık demektir. Ne şekilde olursa olsun, ayan-ı sabiteye ait manevi suret ve modellerin akis ve temessül ettikleri alem veya merayaya "alem-i misal", bu alemde şekillenen resimlere de "suver-i misaliye" denir ki, daha sonraki -böyle bir zaman mülahazası bize göredir- hissi ve maddi suretler bu manevi heyetlerin tecessüm veya gölgesi mahiyetindedir. Bu suretlerin sırf ruhani ve latif olanına "mutlak misal alemi"; mufassal, mücessem ve tekasüf etmiş olanına da "mufassal misal alemi" denilegelmiştir.
Ayrıca alem-i misali, varlık ve hadiselerin manevi suretler halinde, kendi özel kılıflarıyla ihsaslar dünyasına girmeleri, görülüp hissedilmeleri, hatta bir kısım tesirlerle kendilerini zahir veya batın hasselerimize duyurmaları şeklinde de yorumlayanlar olmuştur ki, ruh ve melaikenin belli suretlerde temessülleri bu hususa birer örnek teşkil edebilir. Evet, emir ve ruh alemine ait nice basit (mürekkep olmayan) mahiyetler vardır ki, bunlar mazhar oldukları isimlerin müsaadesi ölçüsünde ilahi irade ve meşiete bağlı temessül edip tıpkı cismani varlıklar gibi görünebilir ve fiziki dünya üzerinde -esbab açısından- tesir icra edebilirler. İlmin süt şeklinde, İslam'ın muhteşem bir kap mahiyetinde, Kur'an'ın bal ve turunç keyfiyetinde, düşmanlık duygusunun yılan-çıyan suretinde temessülü ile alakalı pek çok asar varid olmuştur.
Sofiler, alem-i misal alanını biraz daha açarak şu mütalaada bulunurlar: alem-i misal, dünya-ahiret arası mutavassıt bir mekan, taayyün-ü sani (ayrı bir yazı konusu), nüfus-u natıka, ervah-ı kudsiye-i mücerrede (ruhların cisimlerle münasebete geçmeden önceki latif hal ve keyfiyetleri) madde-mana arası berzah alemi vs.. bu mütalaalara göre misal alemi, mana ve mahiyetlerin belli bir taayyünle yeni bir hüviyet ve yeni bir keyfiyete ulaşmak için geçtikleri berzahi bir köprü, fizik ve metafizik dünya arasında sırlı bir koridor, birbirinden farklı iki buud ortasında bulunan hail ve perde, mücerred hakikatlerle müşahhas varlıkların iltisak noktası, duyulup hissedilmeyenlerle duyulup hissedilenleri birbirinden ayıran ufuk.. ayrıca berzahı, meani ve mücerred hakikatlerin urba giyme haziresi görenler de olmuştur. Mücerred mahiyetler, harici vücud atlasıyla berzahta tanışır ve daha sonraki alemlere de bu rıhtım ve bu rampadaki donanımlarla yürürler. Zaten ona berzah denmesi de böyle bir ara alem olması itibarıyladır.
Sözlüklerin berzaha yükledikleri; iki şey arasındaki hail, iki denizi birbirinden ayıran dil, haciz ve engel gibi manaların yanında ona, dünya ile ahireti birbirine bağlayan özel koridor, ölümle başlayıp kabir hayatıyla devam eden ve gidip haşr u neşre dayanan uhrevi vetire; alem-i ervah ve meani-i mücerrede ile cismaniyet aleminin iltisak noktası; kalb ve ruh ufkuyla nefsani hayat ortasındaki geçit diyenler de olmuştur.
Evet, varlıklar, "taayyün-ü evvel"le başlayıp zahiri kılıf ve harici vücud yolunda ilerlerken, adeta metamorfoz geçiriyor gibi farklı bir mahiyet ve farklı bir hüviyete sıçradıkları/sıçrayacakları her rampaya berzah dendiği gibi her şey ve her nesnenin -donanımına göre- ebediyete yürüme yolundaki o uzun menzile ve insanlar için kabirle başlayan hayata da berzah denmektedir. Birinci mülahaza itibarıyla o, ruh ve ceset arasında, mücerred ve müşahhas ortasında bir köprü; ikinci mülahaza açısından da dünya ve ahiretin birleşik noktasında, gayb ve şehadet alemi karışımı, ötelere açık rıhtımların başında bir intizar salonu gibidir. Herkes o köprüden gelip geçecek ve Hakk'ın diledikleri de gidip o intizar salonuna uğrayacak; sonra da donanım ve kazançlarına göre öbür aleme yürüyecektir ve yürümektedir.
Berzah dendiğinde bizim anladığımız manalar bunlardır. Bazı mutasavvıfin "berzahu'l-cami" diye ayrı bir berzahtan daha bahsederler ki o bütün berzahların aslı, esası manasında istimal edilen bir tabirdir ve "tecelli-i vahidiyet" ya da "taayyün-ü evvel"in başka bir unvanı olarak kullanılagelmiştir. Berzah-ı cami, bazılarınca "berzah-ı evvel", "berzah-ı azam", "berzah-ı ekber" adlarıyla da yad edilmektedir. Bu berzahın özü, esası, insani ruh ve mana; çekirdeği ve meyvesi de Hakikat-i Ahmediye (aleyhi ekmelüttehaya)'dır. Bediüzzaman'ın ifadesiyle O'nun nuru, kainat kitabını yazan kalemin mürekkebi, varlık ağacının hem çekirdeği hem meyvesi, cennetlerin anahtarı, cehennem yollarının aşılmaz suru, gönüllerdeki itminan hissinin kimya-yı saadeti ve insani kemalatın da aldatmayan biricik rehberidir.