Mayıs 1994 · s. 5 · 4 dakikalık okuma
Atom Altı Dünyası


Rasih Çağlar
İzafîlik, hiç şüphesiz fizikteki yeni anlayışın yol açtığı en dikkat çekici fikirdir. Bundan daha da dikkat çekici olanı, eşyanın 'yapı taşları' hakkında yeniden düşünmemizi gerektiren teorilerdir.
Bilindiği gibi Aristo'dan sonra yüzyıllarca, dünyanın toprak, ateş, su ve havadan meydana geldiği kabûl ediliyordu. Bu klasik anlayışın yanısıra 'atom'dan da bahsediliyordu ve 'atom', asırlar boyunca maddenin bölünemez en küçük parçası olarak kabul edilmişti.
Bu asrın başında atomun iç yapısı gün yüzüne çıkmaya başladı. Aynen güneş sistemini andıran bu yapının merkezinde çekirdek bulunuyordu. Çekirdeği saran elektronlar, ilk bakışta güneşin çevresinde dönen gezegenler gibi görünüyordu. Manzara buydu; fakat, artan inceleme ve tetkikler, elektronun, katı olmayan bir çekirdek etrafında dalgalanan bir enerji bulutu olarak anlaşılmasına yol açtı.
Çekirdek, başlangıçta daha küçük İki parçadan oluşuyor gibiydi; protonlar ve nötronlar. Bunlar mıydı gerçekten madde dünyasının en küçük birimleri?
1964'te fizikçi Murray Gell-Man ve George Zweig, proton ve nötronların daha küçük parçacıklardan oluştuğuna dair deliller ileri sürdüler ve bu deliller, sonraki araştırmalarla daha da güçlendi. Gell-Man, şimdilik bu en küçük parçacıklara 'kuark' adını verdi.
Einstein'in kâinat görüşü ne kadar dikkat çekiciyse, kuarkların minyatür dünyası da o kadar dikkat çekicidir. Kuarkları görmek esasen mümkün değildir; bu, onların çok küçük olmalarından değil, elle tutulamayışlarından, tam olarak tespit edilememelerindendir. Maddenin temel yapı taşları olarak görünseler de, kendi başlarına bağımsız varlıkları yok kuarkların. İğne örgüsü bir fanila veya bir kumaş parçasındaki tek tek ilmiklere benzetebilirsiniz kuarkları. Onları tek tek göremezsiniz; varlıklarını ancak bütün içinde farkedersiniz.

Kuarklar, atom çekirdeğinde proton ve nötronları oluşturan bir grup halindedir. Fizikçilerin adlandırmasıyla, 'pluonlar'ın aralarında gel-gitini sağladığı bir güçle bir arada bulunurlar (bir mânâda bir itme-çekme gücü). Gluonlar, kuarklar arasında ileri-geri hareketle enerji ve moment iletme vazifesi görürler. Yine de, çekirdeği oluşturmak için kuarkların yaptığı helezonik hareketteki esrarengiz dansı herhangi bir benzetmeyle anlatmak mümkün değildir. Bilim adamları, keşfettikleri kuark türlerine 'cazibe, yabancı, üst, alt' gibi tipik isimler vermişlerdir.
BİLİNENLER NE KADAR GERÇEK?
Kuarklar, maddeyi oluşturan en küçük parçacıklar mıdır? Buna cevabı zaman verecek. Kaldı ki, kuarklara parçacık demek de doğru değil, onlara, dinamik enerji dalgalanmaları demek en doğrusu. Ne mânâya geliyor bu?
Şu önümüzdeki kitap veya elinizde tuttuğunuz dergi katı bir cisim gibi görünse de, aslında o, titreşen, ışıldayan bir enerji kümesidir; milyarlarca temel parçacığın sonsuzca bir dans içinde, belki Mevlevî dervişleri gibi 'Allah, Allah' diye dönüp duruşundan meydana gelen ve saniyede milyonlarca defa nabız gibi atan bir enerji kümesi. Şu dergi temelde enerjiden ibaret, yani inanılmaz bir güce sahip görünmez kuvvetlerin bir arada tuttuğu enerji...

Newton, "Bir nesnesin şu andaki yerini, hızını ve yönünü bilirsek, belli bir süre sonra onun nerede olacağını hesaplayabiliriz" diyordu. Bugün okul kitaplarında, "aynı yönde veya ters yönde giden iki arabanın..." diye başlayan problemlerde kullanılan bu ölçü atomaltı dünyasında hiç mi hiç geçerli değil. Çünkü ne parçacıkların yerini, ne de hızlarını tespit edebiliyoruz. Parçacığı ölçmeye kalkma, onun davranışım hemen değiştiriyor. İki bilardo topu arasındaki mesafeyi ölçmeğe kalktığınızda cetvelin ucu bilardo topuna değer değmez nasıl mesafeyi kaybedersiniz, işte öyle! Parçacığın hızını ölçmeğe kalkmak, yerini değiştiriyor, yerini ölçmeye kalkmak ise hızını değiştiriyor. İhtimaller üzerinde düşünmekten başka yapabilecek bir şeyimiz yok.
Tabiî, hayatın sürebilmesi için her şeyin böyle olması gerekmiyor; eşya, temelde böyle bir cezbe içindeyse de, görünürde bir yeknesaklık olmalı ki, hayat mümkün olsun. Evet, görünür âlemde Newton'un fizik kanunları geçerlidir. Fakat, daha ötelere gidildikçe, derinlere inildikçe, katı, elle tutulur bir şey kalmıyor. Beş duyu buralara nüfuz edemiyor, akıl yol bulamıyor ve kaybolup gidiyor.
İlim âleminde yolun sonuna gelindi mi? Maddî dünyanın en altında kuarklar mı var? Daha başka faktörler söz konusu mu? Teorik bilim nihaî zaferine ulaştı mı? Yoksa, yeni bir dönemin başında mıyız?
Evet, dünya sandığımızdan çok daha farklı. Çoğumuz dört boyuta alışamamışken, bilim adamları on, hattâ daha fazla boyuttan bahsediyor. Newton'un fizikî keşifler yolculuğundaki itirafı bu mânâda ne kadar güzeldir:
"Dünya beni nasıl görüyor bilmiyorum. Ama ben kendimi, deniz kenarında oynayan, yumuşak bir çakıl taşı veya güzel bir midye kabuğu gördüğünde sevinen bir çocuğa benzetiyorum. Hakikatların büyük okyanusu, önümde keşfedilmemiş bir halde bekliyor."
İlmin sınırlarını zorladıkça, daha da ötelere gittiğimizi sandıkça kendimizi birden daha işin başlangıcında buluveriyoruz.
İslâm tasavvufunda kabul edilen son mânevî makam hayret makamıdır. Kalb ayağıyla yürüyen bir velî, ulaşabildiği bu en yüksek makamda: "Seni tanıyamadık ey Rab" diye, hayretini ifade eder ve En Büyük Gerçeğin etrafında kanat çırpar durur. İlimler de gidecek gidecek, en sonunda aynı itirafta bulunacak ve "Seni tanıyamadık ey Rab" diyerek hayret ufkunda kelebekler gibi kanat çırpacaktır.