Haziran 1979 · s. 2 · 4 dakikalık okuma
Asker

Askerlik yüksek bir payedir Hakk’ın katında da, halkın katında da... O’na denk yüce bir topluluk ve gördüğü vazifeye denk yüksek bir vazife yoktur şu fani âlemde... Yüklendiği iş itibariyle zaman onda başkalaşır, muammalaşır ve bir (sır) haline gelir. Saati seneler sayılır asker’in... Talimiyle terbiyesiyle, ve serhatlarda nöbetiyle...
Uhdesine verilen emanetleri görüp gözetmede O’nun gözü, lâhut - âlemini seyretmekle doymuş ve dolmuş bir göze denk tutulmuştur sözü lalü güherin (1) dilinde ve bu noktada eşi ve menendi yoktur askerin.
O’nu (vatanın bekçisi) diye anlatırlar. Bence ona topyekûn mukaddeslerin; mazinin, hars’ın, hürriyet ve emniyet’in en emin muhafızı demek daha uygun olacaktır. Endişelerimiz onun mevcudiyetiyle zail olur. Huzursuzluğumuz onun türkü ve ninnileriyle huzura ve rahatlığa inkılâp eder.
İnsanlık, Asker’le medeniyet ve ümrana tırmanır. Fetihler ve sonra kültür akımları onun sancağı ve mızrağıyla her tarafa ulaşır ve bununla yeni yeni medeniyetler doğan yeni yeni iklimler aydınlığa kavuşur. Sonra taşıyıp geliştirdiği herşeyi emniyet altına alma ve korumada yine kendine düşer.
An olur, bir sel gibi Çağlar, bir tutan kesilir, temizler her tarafı... Gün gelir buharlaşır, bir sıyanet bulutu kesilir milletinin üstünde... Dolu dolu gözleriyle yatıştırır tozu toprağı ve sular baştanbaşa bütün bir çemenzarı. (2)
Milletlerin ölüş ve dirilişinde büyük tesiri vardır asker’in. Bütün kaynaşmalar, huzursuzluklar ve nihayet yıkılışlar onun kendinde olmadığı zamanlara rastlar ve bütün bir irfana eriş, kendine geliş ve diriliş ise onun zinde ve canlı olduğu günlerde görülür. Çağlayanlar gibi akıp akıp gittiği, tepeleri düz, ovaları bereketli kıldığı günlerde…
Her milletin tarihinde asker bir (tepe) varlıktır. O, dağ cesametiyle türkülere mevzu olur, destanlara renk katar ve milletinin gönlünde, yüce burçlarda dalgalanan bayraklar gibi huzurun ve emniyetin remzi haline gelir. Bu manada her millet’in askeri vardır. Ve o milletin gözdesidir. Canlılığı, şuuru ve aksiyonuyla...
Bir de anadan doğma (asker – millet) vardır. O, asker doğar, askerlik türkülerinden ninniler dinler ve asker olarak ölür. Âşıktır askerliğe, serhat boylarına akınla ve kavgaya...
«Rayet’e meylederiz kameti dilcu yerine,
Tuğa dil bağlamışız kâkül-u hoşbü yerine
Heves-i tir-u keman çıkmadı dilden asla
Navek-i gamze-i dildüz ile ebru yerine
Severiz esb-i hünermend-i süb reftarı
Bir peri - şekl sanem gözleri hü yerine»
Gazi Giray (3)
Sığmaz kabına ve bir çığlık olup kıtalardan kıtalara yayılır; denizler gibi kükrer, dağlarla pençeleşir, stepleri aşar, Çin seddine ayak öptürür.
O, kendini yerin tek varisi bilir ve gözü dünya hâkimiyetindedir. «Gün doğuşundan gün batısına kadar bizimdir» sözü onda idealleşir ve bu uğurda ölüm hayatın en tatlı gayesi ve en sevimli neticesi haline gelir. «Şimdiye kadar çok muzaffer oldum. Artık benim için Hak yolunda ölenlerin eriştiği yüce saadetten başka bir şey kalmadı. Gayrı akacak kanının değeri bu olsun.» Ordusu muzaffer ileri, kendi yüceler yücesine kanat çırpıp yükselirken, beşikten o ana kadar içinde taşıdığı manaya bir kere daha tercüman olur; «Attan inmeyesüz!»
Bu aydınlık tufanı, Lazar’ın ve Miloş’un ülkesini de sardıktan sonra, Balkanlar’ın ona mezar olmasının ne ehemmiyeti var...
Asker - millet elinde taşıdığı meşale ile her tarafı aydınlatma yoluna girmiştir. Mızrağının ucunda taşıdığı ışıkla, en ücra yerlere koşar. İnsanlık için, onun saadeti ve aydınlığa ermesi için dağlara tırmanır. Denizlerle boğuşur. Surları göğüsler ve bir yıldırım gibi milletlerin beyninde çakar; zulmü ve zalimi tarumar eder.
Geçilmez zannedilen surlar ve yüksek burçlar onun karşısında erir, mütekebbir ve mağrur başlar huzurunda iki büklüm olur. Kılıç çalışı gökte ve yerde velvele meydana getirir. Tuğuna ve sancağına cihan selam durur. Götürdüğüne ve getirdiğine dost selam durur; düşman selam durur. Muvakkat bir kadirşinaslığı içinde Montesquieu, «Bu millet olmasaydı tarih olmazdı» der. Asker - millet için bu hüküm doğru fakat eksiktir. Zira bu millet şahidi bulunduğu yüce âlem ve büyük dava itibariyle, tarihin de, medeniyetin de kurucusu ve koruyucusu olmuştur.
Baştanbaşa insanlık ufkunun karardığı bir dönemde o, bir kama gibi zulmetleri yırtmış ve kendinden sonraki devirlere hükmünü kabul ettirmiştir.
Taarruzunda destanlara sığmaz bir celadet gösterirken:
Vur pençe-i âlideki şemşir aşkına
Gülbangı, asumanı tutan pir aşkına
Ey leşker-i müfettihu’l-ebvab vur bugün
Feth-i mübini zamin o tebşir aşkına
Vur devr-i küfrün üstüne rekz-i hilal için
Gelmiş o şehsuvar-ı cihangir aşkına
Düşsün çelengi Rum’un eğilsin ser-i freng
Vur Türk’ü gönderen yed-i takdir aşkına
Müdafaada cansiperanedir. Hatta onun müdafaası taarruzundan farksızdır. Batılı; «bütün milletlerin müdüfaadan ümidi kesildiği yerde onun taarruzu başlar» der. Bu, Malazgirt’ten Çanakkale’ye kadar destanlaşan bir milletin aksiyonunun en güzel ifadesidir. Palandöken’de, Rus ordusunu elindeki satırıyla karşılayan ninesinden, yüzünden duvağı çözüp Çanakkale’ye koşan gelinine kadar, Batılı’nın gözünden kaçmamıştır. İmkânsızlığın ve yokluğun kendini boğmaya çalıştığı dönemde dahi, İngiliz toplarına süngüsüyle cevap veren Mehmetçik, tarihe gömülürken Ulubatlı Hasan’la selamlaşır. Mohaç’a tebessüm atfeder. Malazgirt’ten geçip «Bedir’in Aslanlarıyla» boyun boyuna gelir.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
«Gömelim gel seni tarihe» desem sığmazsın
Hercümerc ettiğin edvara da yetmez o «kitab»
Seni ancak ebediyetler eder istiab
Ey şehid oğlu şehid isteme benden makber
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.
M. A.
Onun süngüsü, yüz defa iniltimizi dindirdi Ve ateşimize su serpti. Yakın tarihimizde dahi kaç defa onda mazinin tebessüm eden çehresini ve yıldırımlaşan celadetini gördük... Eğer atik davranıp da yıllardan beri hazırlanan karanlık emellerin önüne geçmeseydi, bütün bir millet olarak inkisar içinde ağlamadan başka çaremiz kalmayacaktı.
Tuğa selam, sancağa selam ve onu tutan yüce başa binlerce selam..
SIZINTI
(1) inci mercan,
(2) Yeşillikler,
(3) Kırım Han’ı (1588) Türk kahramanlığını ve yiğitliğini Divan tarzındaki şiire getiren bir şairdir.
Gönül arayan adam yerine biz sancağa meylederiz. Hoş kokulu kâkül yerine Tuğa gönül bağlamışız. Kalbe saplanan gamze oku ile kaş yerine, ok ve yay hevesi gönülden asla çıkmadı. Gözleri ceylana benzeyen peri suretli bir sanem yerine, rüzgâr gibi giden hünerli atı severiz.