Temmuz 1989 · s. 2 · 4 dakikalık okuma
Arkada Kalan Bir Buhranlı Dönem

Tarihin belli bir döneminde başlayıp, bugünlere kadar uzayıp gelen bir mizaç inhirâfıyla, bize aid değerler hep horlandı, hep hakir görüldü. Bu dönemde, gönlünü bir kısım fantezilere kaptırmış, ruh dünyasıyla lime lime bazı gençler, bu güzel dünyamız ve onun, tarihin derinliklerinden gelen paha biçilmez değerlerini hep tiksinti duyan bir ruh haletiyle hatırladı.
Bizi ve dünyamızı tanımama bahtsızlığı içinde yetişen bu gençler, biraz alafranga olma merakı, biraz da dünümüzü ve bugünümüzü çok iyi bilememelerinden, his ve heveslerinin tesirinde kalıyor; daha kötüsü de his ve heveslerini fikir zannediyor bize ve geçmişimize aid şeyleri değersiz, fazla,hatta sevimsiz ve zevksiz buluyor "şarklılık ve asyalılık" deyip geçiyorlardı. Dünden bugüne millet çoğunluğunun, sevip-saydığı, zevkle yaşadığı şeyler, onların hissiyatlarına ters geliyor ve zevklerine dokunuyordu.
Artık bu serâzâd gönüllere hem aileleri, hem de bir kısım dînî, millî çevrelerin telkin etmeye çalıştıkları, dine saygı ve mukaddeslere hürmet gayretleri de alâka görmeden hebâ olup gidiyordu. Aslında onlara, devrin idrak ve anlayışına göre ve çağın diliyle dînî ve millî değerleri tefsir edip yorumlayacak çapta, ne bir edip ve şairleri, ne de bir mütefekkir ve üstadları yoktu. Üstelik bunlar, hislerinin en amansız, iradelerinin en dermansız, nefislerinin en imansız ve tecrübelerinin de en yetersiz olduğu buhranlara açık gençlik dönemlerini yaşıyorlardı.
Vâkıa, her zaman gençlik ve çocukluk dönemleri, beşerî duygu ve düşüncelerin galeyana geçtiği, her fikrin, beraberinde bir kısım romantik mülâhazalar da getirdiği, muhâkeme, his ve mantığın birbiriyle çarpıştığı tuhaflıklar ve gariblikler devresidir ama; o günkü gençlerin heves ve hevâ kaynaklı boşlukları bütün bütün farklılık arzediyordu.
Bu gençler, milletin bütün târihî değerlerini red ve inkâr ediyor, bir çırpıda herşeyi değiştireceklerini sanıyor ve bu mevzuda karşılarına çıkacak bilumum problemleri rahatlıkla halledeceklerine inanıyorlardı. Hayat ve medeniyetin güzelliklerini, masmavi bir sabahın tazeliği içinde tahayyül ediyor ve âdeta heşeye renkli bir cam arkasından bakıyor gibi hayallerle oynaşıyorlardı.
Kendi dünyalarından habersiz ve nankörce yetişen, bu değişip başkalaşmaya açık gençler, çarçabuk dış tesirlerde kalıyor, başka iklimlere aid hususiyetlere gönül kaptırıyor ve başka nizamlara âşık oluyorlardı. O günleri görmüş ve o günlerin alafranga terbiyesiyle yetişmiş hemen bütün nesiller, içinde yetişdikleri topluma muarız yaşamayı âdeta huy edinmiş; ona aid hiçbir şeyi tasvib etmiyor; millî ve târihî değerleri "şarklılık ve asyalılık" diye red ve tezyif ediyor ve hergün bize aid değerlerden birine başkaldırışa geçiyor, sonra da hezeyandan hezeyâna yalpayapıp duruyorlardı.
Böylece, hep aynı anlayış, hep aynı duyuş ve aynı sezişle yabancılaşmaya meyillenmiş bu serâzâd gönüller, hep hülyâlı hisler içinde yüzerken "memnu'lar" birer birer yokediliyor, "meşru'lar-gayr-i meşru'lar" izâfîlik telâkkisiyle askıya alınıyor ve hayat dümdüz hâle getiriliyordu.
Belki zamanla düşünce fasılları değişiyor, ortaya yeni akımlar çıkıyor ve bu yeni akımlardan yeni akıntılar meydana geliyordu, ama özden kaçış ve uzaklaşışda herhangi bir değişme olmuyordu. Aksine o sürekli, bitevî ve geri dönmeme tabiatı içinde sürüp gidiyordu. Yakın tarihe kadar da bütün seyyiat ve inandırıcılığıyla devam edip durdu.
Ancak belli bir dönemden sonra, yavaş yavaş, bu moda düşünceler üzerinde de hazânlar esmeye başladı, hezeyanın o gürül gürül sesi kısılmaya yüz tuttu, ve heryerde esen serin rüzgârların tesiriyle sarsılıp tir tir titreyen vücudlar, kendilerine yeni sığınaklar aramaya koyuldular.
Artık hayatın neşesi bütün bütün kaçmış ve bir zamanlar çağlayanlar gibi coşan o mest-ü mahmûr ruhlar, şimdi karların eriyişiyle derelerin yolunu tutan boz bulanık sular gibi bulanmış; dünyaları tamamen tozduman olmuş ve âdeta heryerde bir "son" duyulmaya başlamıştı. Ruhlar burkuntularla bükülüyor, gönüller hasretlerle kıvranıyor ve o eski halâvetli ihtişamlar bir bir vedâ ediyordu.
Tam bu dağılış ve çözülüş anında idi ki, Semâvî Ses, bu alabildiğine yorgun ve tükenmiş ruhlar üstünde beyan mızrabını bütün yakıcılığıyla hareket ettirerek seslerin en tesirlilerini ve nağmelerin en uyarıcılarını duyurdu ve onlara âdetâ bir yeni dirilişin sûrunu öttürdü.
İşte, o zaman, pekçok kimse, birden, tâli'in en uzak köşelerine, en uzak bucaklarına uyandı ve şimdiye kadar bildiği bu dünyayı bir başka türlü hissetmeye, bir başka türlü duymaya başladı.
Gayrı bundan böyle, bir bir kendi dünyasından kopup gidenler, bir bir dönüp gelecek.. hevâ ve hevesine uyarak birer birer aydınlık ve sıcak yuvalarından uzaklaşanlar, mantık ve muhakemenin nurlu yoluyla yeniden eski yurtlarına avdet edecek.. bütün bütün dağılıp uzaklaşanlar, tekrar derlenip toparlanacak, ve bir kuru sevda uğruna mecnunlar gibi yollara dökülenler, birer kara sevdalı olarak târihî mefkûreleri etrafında kümelenip kenetleneceklerdir.
Öyle anlaşılıyor ki, bir zamanlar utandırıcı bir göçle, kendi dünyalarını terk edenler, çok yakın bir gelecekte, hem de dinleri, dilleri, edebiyatları, idealleri, ahlâkları, san'atları, düşünceleri, mektepleri ve idareleriyle anayuvalarına dönecek ve asırlık bütün hicranlardan kurtulacaklar...
SIZINTI