Mayıs 1997 · s. 179 · 7 dakikalık okuma
Araştırma Geliştirme Açısından Üniversitelerimiz
Mehmet Pakdemirli · Doç. Dr. · İnceleme
Toplumu
yönlendiren öncü kuruluşların başında üniversite gelir. Yeni fikirlerin ortaya
çıkması ve topluma zaman içerisinde maledilmesi üniversitelerin asil görevidir.
Amerika, Japonya gibi gelişmiş ülkelerdeki iyi üniversitelerden beklenen en
önemli görev, araştırma-geliştirme faaliyetleridir. Bu üniversitelerin ikinci
öneme sahip görevi ise eğitim ve öğretim faaliyetleridir. Eğer eğitim ve
öğretim faaliyetleri yeni düşüncelere açık, ilerlemeyi sağlayacak elemanların
yetişmesine vesile olmak manasında anlaşılırsa, bu faaliyetlerin aslında,
birinci maksadı destekleyen bir çalışma olduğu kolaylıkla anlaşılabilir.
İdeal üniversiteler, ancak ve ancak ideal kadrolar sayesinde vücut bulabilirler. İdeal üniversite kavramına en yakın örnekler Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunmaktadır. Ancak bu ülkedeki 3000 kadar üniversitenin hepsinin iyi olduğunu söylemek oldukça zordur. İdeale yakın örnekler ilk 200 içerisinde aranmalıdır. Bu ilk 200 üniversitede araştırma-geliştirme faaliyetleri öncelikli olarak ele alınmaktadır. Her ne kadar lisans eğitimi ikinci derecede önemli ise de, eğitim ağırlıklı üniversitelerle karşılaştırıldığında, yine de bu üniversiteler daha iyi eğitim vermektedirler. Amerika’daki üniversiteler ifadesiyle, bu ülkenin bilim ve teknolojide önde olmasını sağlayan ilk 200 üniversiteyi kastediyoruz. Amerika’da bir öğretim üyesinin doçentlik veya profesörlüğe yükseltilmesinde şu dört kriter sırası ile incelenir: 1) Adayın araştırma projeleri ile üniversiteye sağladığı maddi katkı, 2) Bilimsel yayınları, 3) Eğitim faaliyetlerindeki başarısı, 4) Komisyon ve kurullarda aldığı görevler. Bu dört kriter önem sırasına göre incelendikten sonra adayın başarılı olup olmadığına karar verilir. Profesörlükte, bu kriterlere ek olarak sahasında tanınma şartına da bakılır. Doçentliği alamayan bir adayın bir sene içerisinde üniversiteden ayrılması zorunludur. Böylece çalışan ve çalışmayan ayrılmakta, başarısız olanlar ise üniversite sisteminden elenmektedir. İlk iki ve en önemli kriter araştırma-geliştirme ile ilgili olanlardır. Üçüncü önem sırası eğitim ve dördüncü önem sırası ise idari faaliyetlerdedir. 1950’lerde adı bile duyulmayan Michigan Üniversitesinin Makine bölümü, 1990’larda bölüm sıralamasında Amerika çapında dördüncülüğe yükselmiştir. Bu yükselişte en önemli faktör ise, sadece eğitimle ilgilenen ve araştırma-geliştirme faaliyetlerine sıcak bakmayan öğretim üyelerinin üniversite ile ilişkilerinin kesilmesi olmuştur. Genel sıralamada ilk 5 üniversite arasında sayılan ve bir devlet üniversitesi olan Michigan Üniversitesi bütçesinin yüzde 70’ini araştırma geliştirme çalışmalarından elde edilen gelir ve bağışlar oluşturmaktadır. Yıllık 20.000 dolar olan yüksek öğrenci harçları bile ancak bütçenin yüzde 20’sini oluşturmaktadır. Devletten doğrudan aldığı yardım ise yüzde l0’dur. Görülüyor ki bu ülkedeki başarılı devlet üniversiteleri de hemen hemen özel üniversiteler gibi işletilmektedir.
Acaba bizim
üniversitelerimizde de bu dört kriter önem sırasına göre incelenip ondan sonra
mı bir aday hakkında karar veriliyor? Bu soruya evet cevabını vermek oldukça
zordur. Kanaatimizce, üniversitelerimizde öğretim üyelerinin yükseltilmesinde,
önem sırası ile şu kriterler ele alınmaktadır: 1) Adayın sosyal yaşantısı ve
fikirlerinin üst seviyedeki idarecilerinkine uygunluğu; 2) Eğitim
faaliyetlerine ne ölçüde katkıda bulunduğu; 3) İdarecilikteki başarısı 4)
Araştırma geliştirme faaliyetlerindeki başarısı. Eğer birinci maddede bir
kusur(!) veya yetersizlik (!) idare tarafından tesbit edilirse, bu durum adayın
diğer üç maddedeki başarısını tamamıyla gölgeleyebilmektedir. Birinci madde
yönü ile aday çok başarılı ise, bu durumda da diğer maddelere hemen hemen hiç
bakılmamaktadır. Bu şekilde, çürük yapı taşlarından meydana gelen bir
üniversiteden de haliyle ciddi atılımlar beklenmemelidir.
Üniversitelerdeki araştırma geliştirme faaliyetleri ile ilgili bir kriter olarak orijinal yayınlar ele alınabilir. Orijinaal yayın genelde uluslararası platformda kabul görmüş, bilim adamlarının yenilik olarak gördüğü makalelerdir. Bu tip makaleler genelde çok seçici bir yayın politikasına sahip itibarlı ve uluslararası nitelikteki dergilerde çıkan yayınlardır. Genelde bu tip dergiler, Science Citation Index tarafından takip edilen dergilerdir. Science Citation Index (SCI) fen bilimleri, mühendislik ve sağlık bilimleri ile ilgili 3000’i aşkın bilimsel dergide çıkan makaleleri taramaktadır. SCI’nin “Coorporate Index” bölümündeki veriler esas alınarak üniversitelerimizin Ocak 94-Nisan 96 tarihleri arasında yayınladıkları toplam makale miktarı tesbit edilmiştir. Bu sayı, üniversitelerdeki adı geçen konulardaki toplam öğretim üyesi sayısına bölünerek, o üniversite için, bir öğretim üyesine düşen ortalama makale miktarı bulunmuştur. Üniversitelerimiz buna göre başarı sırasına dizilmiştir (Bakınız Tablo 1).
Bu tablodan çıkarılabilecek bazı önemli sonuçlar vardır: İlk olarak, yurt dışı yayın itibarı ile bütün kuruluşlarımız genelde başarısızdır. En başarılı kurumda bile öğretim üyelerimize yılda ortalama bir makale dahi düşmemektedir. Bu durum, en güzel şekilde “Tencere dibin kara, seninki benden kara” sözüyle ifade edilebilir. Nisbi başarılar konusunda ise şunları söyleyebiliriz. Öncelikle ilk beş sırayı alan Bilkent, Hacettepe, Boğaziçi, ODTÜ ve Koç, İngilizce eğitim yapan kurumlardır. Dolayısıyla İngilizce eğitim, uluslararası platforma açılmada doğru bir politikadır diyebiliriz. Bilkent, Koç, Başkent gibi nisbeten yeni özel vakıf üniversitelerinin de ilk sıralara yerleşmesi, vakıf üniversitelerinin bir umut haline geleceğinin işaretidir. En eski üniversitelerden İTÜ’nün 14. sıraya, İstanbul Üniversitesi’nin ise 17. sıraya kadar düşmüş olması dikkat çekicidir. Tablodan çıkan genel sonuçlardan bir tanesi de, sanıldığı gibi üç büyük şehirdeki üniversitelerin en başarılı üniversiteler olmadığıdır. 6. Sıradaki Erciyes, 8. sıradaki Anadolu ve 10. sıradaki Karadeniz Teknik üniversitesi diğer birçok üç büyük şehir üniversitesinden daha başarılıdır. 1992 sonunda kurulan devlet üniversitelerinden en başarılıları, 22. sıradaki Kırıkkale, 24. sıradaki Abant İzzet Baysal ve 26. sıradaki Sütçü İmam Üniversiteleridir. Bu üniversiteler, kendilerinden çok önce kurulan bazı üniversiteleri yayın bakımından şimdiden geçmişlerdir. Eski üniversiteler içerisindeki en başarısızları, 35. sıradaki Yıldız Teknik Üniversitesi, 38. sıradaki Yüzüncü Yıl Üniversitesi ve 55. sıradaki Mimar Sinan Üniversitesidir. Kurulalı henüz 4 yıl olmasına rağmen yeni üniversitelerin eski üniversitelere yaklaşmaya başlaması, hatta geçmesi, imkân verildiği takdirde, bu üniversitelerin birçok eski üniversitenin başarısını gölgede bırakabileceği işaretini vermektedir.
Bilkent
Üniversitesi’nin tartışmasız ve farklı birinciliğinin altında Amerikan
üniversitelerindekine benzer doğru politikaların uygulanması yatmaktadır.
Bilkent’te yıllık başarıyla orantılı bir maaş takdir edilmektedir. Öğretim
üyesine yeterli araştırma-geliştirme altyapısı temin edilmiştir. Devlet
üniversitelerinin de aynı başarıya ulaşmak için benzer politikalar geliştirmesi
gerekmektedir.
Amerikan üniversitelerinin başarısındaki en önemli pay, başarılı olanın ödüllendirilmesi, teşvik edilmesi ve yükseltilmesi, başarısız olanın da bünyeden uzaklaştırılması prensibidir. Bu prensip uygulanırken öğretim üyesinin sosyal yaşantısı, dini, inançları, aile yapısı vb. hemen hemen hiç dikkate alınmaz. Önemli olan, ilmi yeterliliktir. Bu prensip sayesindedir ki, dünyanın dört bir yanından değişik ırk, dil, din ve milletlerden bilim adamları Amerikan rüyasını gerçekleştirmek için gece gündüz demeden çalışmaktadır. Bizde ise, aynı kültür, millet ve dine mensup bilim adamları (!) en küçük fikir ayrılıklarını büyütmekte, çıkar gruplaşmalarına giderek, kendi gruplarına dahil olmayanları ezebilmektedirler.
Yukarıda sayısal değerlerle de çokça gösterilen araştırma-geliştirme faaliyetlerindeki zayıflık ve genelde üniversitelerimizin asli fonksiyonlarından uzaklaşması ancak şu tedbirlerle durdurulabilir:
1) Özel üniversiteler ciddi şekilde teşvik edilmeli, kurulmaları ile ilgili bürokrasi en aza indirilmeli ve şirketlere de üniversite kurma imkânı tanınmalıdır.
2) Devlet üniversitelerinin büyük bir kısmı acilen özelleştirilmelidir.
3) Özel
üniversiteler örnek alınarak devlet üniversitelerindeki sabit maaş politikası
bırakılmalıdır. Çok derse giren öğretim üyesinin ek dersler vasıtası ile
ödüllendirilmesi yanında, objektif kriterler konarak araştırma-geliştirmede
aktif çalışanların çok daha fazla ödüllendirilmesi sağlanmalıdır.
4) Üniversitelerde ayrımcılık yapanların, insanların özel hayatları ile fazla ilgili olanların üniversitelerde barındırılmaması, hiç olmazsa idari görevlerden uzak tutulması sağlanmalıdır.
5) Doçentlik ve profesörlüğe yükseltilmede yetki, jürinin ve idarenin keyfi inisiyatifine bırakılmamalı ve yine objektif kriterler ve kanuni düzenlemeler getirilmelidir. Jüri seçimleri de idarenin inisiyatifine bırakılmayıp, bu konuda da belirlenmiş kriterler olmalıdır. Doçentliği almanın profesörlüğe göre daha zor olduğu mevcut sistem acilen gözden geçirilmelidir.
6) Yurt dışında eğitime gidenlere aktarılan kaynaktan çok daha fazlası üniversitelerimizde kalıcı yatırımlar için aktarılmalıdır. Bu maksatla üniversite bünyelerinde ciddi ödeneklere sahip araştırma-geliştirme merkezleri kurulmalı ve yurt dışından üstün nitelikli bilim adamlarını buralarda geçici veya kalıcı olarak çalıştırılmaları temin edilmelidir.
7) Üniversitelerde üst seviye yöneticilik yapacak olanlarda (rektör yardımcısı, dekan vb.) bilimsel yeterlilik çok ciddi şekilde incelenmeli, adaylık ön şartı olarak bilimsel yeterlilik kriterleri geliştirilmeli, orijinal çalışmaları olmayanlara bölüm başkanlığı gibi görevler dahi verilmemelidir.
8) Rektörlerin sınırsıza yakın yetkilerinin büyük kısmı dekanlara, dekanların birçok yetkisi de bölüm başkanlarına kaydırılmalı ve böylece üniversite ağır işleyen merkezi yönetim mekanizmasından kurtarılmalıdır. İdari ve eğitimle ilgili kurulların yetkileri artırılmalı, gerekli hallerde bu kurulların idareciyi denetleme yetkisi de olmalıdır.
9) Öğretim üyeleri tam anlamıyla hür bir ortamda çalışabilmelidir.
10) Rektör, dekan ve bölüm başkanlarının seçilmesinde siyasi ve ideolojik unsurların tamamen devre dışı olacağı, bunun yerine ilmi, idari ehliyet ve ahlâki düsturların ön plana çıkacağı bir sistem geliştirilmelidir.
11) İdari yargı revizyona tâbi tutularak haksızlığa uğrayan bir öğretim elemanının idari mahkemeye yapacağı müracaat çok seri olarak değerlendirilmeli ve neticeye ulaşılmalıdır..
Yukarıda belirtilen maddeleri uygulama alanına sokmak, üniversitelerde geniş çaplı bir reform yapmakla eşdeğerdir. Bu reforma en büyük tepki ise üniversiteleri bugünkü duruma getiren statükocu ve ideolojik tercihleri ağır basan sözde bilim adamlarından gelecektir. Her fırsatta Batıyı örnek gösteren, çağdaş uygarlıktan dem vuranların üniversitelerde iyileştirme ve Batı sistemini örnek alma söz konusu olunca samimiyetsizlikleri açıkça ortaya çıkmaktadır. Daha fazla kan kaybetmeden işin ehline bırakılması prensibinin gereği yerine getirilmelidir.
Kaynak
— Science Citation Coorporate Index, Ocak 94- Nisan 96.