Eylül 1997 · s. 343 · 6 dakikalık okuma
Anjiyo Yapılan Kalp Ve Virüsler

Kansere; emik, deri, karaciğer, akciğer, kan, böbrek gibi organ ve dokularda
oldukça sık rastlanırken, niçin kalp kasında ve kalbi besleyen damarlarda
kansere çok az rastlanmakta, hatta hiç rastlanmamaktadır? Kardiyologlara göre
bu sorunun cevabı, kalbin içinde moleküler seviyede cereyan eden hadiseleri
anlamakla bulunabilir. Kalpteki ve damarlardaki hücreler genellikle yılda
sadece bir defa bölünürler. Kanser, hücrelerin kontrolsüz bölünmesiyle ortaya
çıktığına göre, hücre bölünmesi ve çoğalması yoksa, kanser oluşma ihtimali
düşük demektir. Fakat kanser kadar tehlikeli olan damar sertliği ve kalbi
besleyen kan damarlarındaki daralmalar,
(arteroskleroz), kalple ilgili hastalıkların en başında gelmekte ve çoğu
durumda kişinin ölümüne yol açmaktadır. ABD’de her yıl yaklaşık olarak bir
milyon insan, Türkiye’de de 50 bin civarında insan arteroskleroza
yakalanmaktadır. Koroner arterler, kalbin etrafını saran ve kalbin her tarafına
kandaki besin maddelerini ve oksijeni götüren damarlar olduğun- dan, oldukça
kritik yapıdadır. Bugün kalp damarlarının tıkanmasına yol açan kesin ve net
sebepler bilinmemesine rağmen, risk faktörleri oldukça iyi bilinmektedir. Bir
tarafta aşırı yağlı sağlıksız gıdalar, hareketsiz bir hayat tarzı, sigara
kullanımı, diğer tarafta kişinin genetik yapısındaki ve metabolizmasındaki
yatkınlıklar ile hipertansiyon, diyabet gibi hastalıkların karşılıklı
etkileşimleri oldukça önemli ve belirleyici risk faktörleri oluşturmaktadır.
Bundan dolayı bu hastalık, daha çok cerrahi müdahale ile tedavi
edilebilmektedir. Koroner arterler daraldığı zaman doktorlar genellikle
anjiyoplasti yaparlar. Anjiyoplastide bir tüp içerisine konulan şişirilmemiş
balon kişinin kalbine sokulur ve tıkanan damara gelindiğinde balon şişirilir.
Bu balon, damarların etrafındaki hücre birikintilerini dağıtarak kanın yeniden
akmasını sağlar. Bu operasyonda herhangi bir anestezi gerekmediğinden, hasta
aynı gün taburcu olabilir. 
1970’li
yıllarda kullanıma giren bu teknik, başlangıçta bir mucizevî tedavi metodu
olarak görülmüştü, ancak yıllar geçtikçe anjiyoplasti yapılan kişilerin
damarlarının tekrar tıkandığı görülüyordu. Örnek verecek olursak, ABD’de her
yıl 400 bin anjiyo yapılmakta, bunların %25 - % 50’sinde arterler tekrar
tıkanmaktadır. Bilinmeyen sebeplerle arterlerin iç duvarını döşeyen düz kas
hücreleri anjiyoplasti sonrasında aşırı derecede çoğalmaya başlayarak, kan
akışını engellemektedir. Arteroskleroza yol açan risk faktörleri, bu olayın
oluşup oluşmamasında etkili değildir. “Restenoz” diye adlandırılan bu olay,
anjiyo sonrası arterlerin çok hızlı bir şekilde tedrici olarak daralmasını
ifade eder. Bundan dolayı doktorlar, anjiyo sonrasında hangi hastaların
damarlarının
tekrar tıkanacağını tahmin edememektedirler. Bu problemi aşmak için
anjiyoplastide değişik teknikler ve ilaç tedavileri uygulanmışsa da, çok ciddi
bir netice alınamamıştır. Problemin temelindeki soru, niçin bazı insanların
arterlerindeki hücreler aşırı çoğalırken, diğerlerinin çoğalmadığıdır. Şimdiye
kadar kardiyologlar kalbin problemlerini makro seviyede çözmeye çalışmışlar,
(kalp kapakçıklarını tamir etme, değiştirme gibi) ancak kalbi ve arterleri
oluşturan yapılar üzerinde çalışmayı ve analiz etmeyi pek düşünmemişlerdi.
Oysaki bu problemi çözmek için moleküler biyolojinin teknikleriyle hücrenin
içine bir seyahat yapmak gerekiyordu. ABD Milli Kalp Akciğer ve Kan
Enstitüsü’nde Kardiyoloji Bölüm Başkanı olan Epstein 55 yaşında olmasına
rağmen, bu seyahati yapmaya karar vermiş ve bir yıl kurumundan izin alarak
Moleküler Biyoloji Laboratuarında teorik ve uygulamalı dersler almıştır.
Laboratuarda kalp damarlarının iç yüzeyini kaplayan düz kas hücrelerinin içinde
olan hadiseleri anlamaya çalışıyordu. Özellikle hücre çoğalmasını düzenlemede
iki önemli rol oynayan P53 proteinini esas aldılar. P53: Hücrenin genetik
materyali zarara uğradığı zaman, zarar tamir edilinceye kadar frene basıp,
hücrenin çoğalmasını engelleyen proteindir. İkinci fonksiyonu da, hücrenin
içindeki mekanizmaları gözlemekte ve tamir edilemeyecek düzeyde zarar oluşmuşsa
hücrenin ölüm genlerini aktive ederek, hücrenin intiharına sebep olmaktır.
Kanserli hücrelerin hemen hepsinde belirlenen ortak özellik, P53 genindeki
arızaların yüksek düzeylerde olmasıydı. Açarsak, normal hücrede belli genlerin
okunmasını düzenleyen faktör olan P53, uygun olmayan hücre bölünmelerini
engellemektedir. P53 arızalı olduğunda ise fonksiyonunu yerine
getiremediğinden, kanser hücresi anormal şekilde çoğalmaya başlar. Epstein,
anjiyoplasti sonrası damar tıkanması meydana gelen doku örneklerinde P53’ün
yapı ve fonksiyonlarını araştırdı.
Bulduğu sonuç oldukça enteresandı: Doku örneklerinde sağlam P53 proteini
oldukça fazla miktarda idi. O halde niçin P53 proteini hücrelerin çoğalmasını
engelleyemiyordu? Muhtemel cevap, P53’ün fonksiyonunu engelleyen diğer
proteinlerin (büyük bir ihtimalle viral proteinler) olduğu idi. Acaba virüsler
kalp damarlarındaki hücrelerin aşırı çoğalması ile ilişkili mi idi? Meselâ,
yıllarca ülserin stres sonucunda oluştuğu söyleniyordu, ancak son yıllarda
oldukça sağlam bulgularla görülmüştür ki, Helicobacter
pylori isimli bakteri, ülserin oluşumunda önemli rol oynamaktadır.
Stres ise, bu bakterinin çoğalmasına yol açan uygun ortam koşullarının
oluşmasını kolaylaştırmaktadır. Kalp nakli yapılan hastalarda hızlı şekilde
ateroskleroz gelişiminin Cytomegalovirüs
(CMV) ile ilişkili olduğu bulundu. Ayrıca yaşlı kişilerde ateroskleroz ile CMV
enfeksiyonu arasında bir bağlantı da bulunmuştu. Epstein ve ekibi, bol miktarda
P53 proteini bulunan arter doku örneklerinin % 85’inde CMV virüsü de keşfetti.
P53 ‘ün normal seviyelerde olduğu arter örneklerinin sadece % 27 ‘sinde CMV
virüsü bulundu. Bu bulgular, P53 proteininin fazla miktarda üretiminin CMV
virüsü ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Epstein ve grubu şöyle bir hipotez
geliştirdi: Hayatının ilk dönemlerinde CMV ile enfekte olan kişilerde bu virüs,
hücrenin DNA programına monte olarak yıllarca sessizce varlığını sürdürebilir
ve vücudun bağışıklık sistemi bu yabancı mikroorganizmayı fark edemez. Bu
virüs, 30 – 40 yıllık bir beklemeden sonra, belki de vücutta ve hücrelerde
değişen şartların tabii sonucu olarak çoğalmaya başlar. Virüsün çoğalmasını
başlatan çeşitli faktörlerden bir tanesi, kalp naklidir. Bağışıklık sistemini
baskılayıcı ilaçları kullanma da CMV virüsünün çoğalmasına yol açabilir. Bundan
dolayı, kalp naklinde kalp-damar arızaları ve doku reddi, bu virüsün
çoğalmasıyla ilişkilidir. Virüs çoğalmasını başlatıcı bir başka faktör, bizzat
anjiyoplastidir. Zira, damar içinde balonu şişirme kan damarlarını yaralamakta
ve bu esnada iyileşmeyi ve çoğalmayı uyancı faktörler salınmaktadır. CMV
virüsünün, bu yaralanma sonucu salınan kimyasal sinyalleri kullanarak kendi
çoğalmasını da başlatabildiği
düşünülmektedir. Virüs çoğalmaya başladığında, IE84 isimli bir protein yapmakta
ve bu protein de P53’e bağlanarak, P53’ün vazife yapmasını engellemektedir.
Sonuçta CMV virüsü ile enfekte olan arterlerin iç kısmındaki düz kas hücreleri
daha uzun yaşamakta ve çoğalmaya devam ederek arterleri tıkamaktadır. 75
anjiyoplasti hastası üzerinde yapılan çalışmada CMV taşıyan toplam 49 hastada %
43 oranında anjiyo sonrasında tekrar damar tıkanması (restenosis) gözlendi.
Hâlbuki CMV virüsü içermeyen 26 hastanın sadece 2 tanesinde restenosis görüldü.
Sonuç olarak, CMV virüsü içeren hastalarda restenosis geliştirme riski 10 misli
daha fazlaydı. Ancak şu unutulmamalıdır ki güçlü korelasyonlar, her zaman
sebep-sonuç prensibi ile ilişkilendirilmemelidir. Ancak Epstein, bu sebep-sonuç
bağlantısının çok güçlü olduğuna inanmaktadır ve bu bağlantıyı deney
hayvanlarında da göstermiştir. Şöyle ki: Bir grup fare almış; bu farelerin kalp
damarlarını anjiyoplastiye benzer şekilde tahrip etmiş; sonra her bakımdan
sağlıklı olan farelerin yarısını CMV virüsü ile enfekte etmiş, diğer yarısını
da kontrol grubu olarak kullanmıştır. CMV ile enfekte olan farelerde arterler
tıkanırken enfekte olmayanlarda tıkanmamıştır. Epstein, CMV virüsünün
arteroskleroz oluşumunda önemli rol oynadığını ispatlamış olduğuna
inanmaktadır. Bu çalışmalar ışığında by-pass ameliyatı veya anjiyo yapılacak
kişiler için CMV’nin bir risk faktörü olarak kabul edilmesi gerekmektedir.
Özellikle anjiyoplasti yapılacak kişilerin önce CMV virüsü taşımadıklarından
emin olunmalıdır ki, anjiyonun faydası maksimum seviyeye çıkarılabilsin.
Kalp hastalıkları ile virüsler arasındaki bu enteresan bağlantı, insan hayatının ne kadar hassas dengeler üzerinde devam ettirildiğinin güzel bir delilidir. Tıp ilmindeki bu gelişmeler bir kere daha göstermektedir ki, kainatta her şey birbiriyle bağlantılı; mesela, canlı olup olmadığı tartışmalı virüs gibi küçük ve basit şeyler, insan gibi kompleks yapı ve sistemleri kolayca yıkabilme veya tahrip edebilme potansiyeline sahip olabilmektedir.
Kaynaklar:
— Steven Dickman(1997). Mysteries of the Heart. Discover Magazine July I997,sh: 117- 119