Mayıs 1992 · s. 29 · 9 dakikalık okuma
Amerikalı Bir Dostun Mektubu Münasebetiyle
Ubeydullah Akyüz · Din Ve Ahlâk

Varlıklar içinde en müstesnâ bir yere sahip olan insan kendisi, çevresi ve kâinat hakkında hiçbir şey bilmeden dünyaya gelir; fakat bütün bunlara tamamiyle yabancı da sayılmaz o. Herşeyden önce insan, tabiî unsurlardan oluşur; bedeninin teşekkül ettiği maddeler, tabiatta vardır ve unsurlar âlemi'nde başlayan hayat, bitkiler ve hayvanlar âleminde belli mertebelerden geçerek, insanda kemâline erer. Bir başka ifadeyle, unsurlar (madenler) bitkilerin gıdası olup, hayvanlar da, ya doğrudan bitkilere, ya da yine bitkilerden oluşan ete dayalı olarak yaşar. Doğumundan genellikle dokuz ay önce kendisinden hiç bahsedilmeyen ve vücûdu adına ortada hiçbir şey bulunmayan insan ise, anne ve babanın bitkilerden ve hayvanlardan aldığı gıdanın özünden oluşan bir sperma ve yumurtacıkla hayata başlar. Dolayısıyla insan, varlığının fizîkî yanıyla doğrudan tabiata bağlıdır. Öte yandan, cansız unsurların nasıl hayata basamak olduğu, yani hayatın menşei, çözülmesi mümkün görünmeyen bir sır olma özelliğini korumaktadır ve bilimler açısından koruyacağa da benzemektedir. Çünkü hayat, doğrudan doğruya Yaradan'ın hediyesidir ve insan, bu yönüyle ise semâvî bir varlıktır.
Hayata ve eşyaya maddenin kalın duvarları arkasından bakmaya çalışanların iddialarının aksine insan, tamamiyle tanıdık bir çevrede dünyaya gelir. Her şeyden önce, üzerine şefkatle eğilen bir annesi ve babası vardır onun; ayrıca, bir akraba hâlesi tarafından da kucaklanır. İkinci olarak, Yaradan, onu annesi vasıtasıyla gıdaların en besleyici ve lezzetlisiyle besler. Buna ek olarak, çevresi, hayatı için öylesine sıcak ve müsaittir ki, güneş asırlardır adeta onun için doğup batmakta, gece ve gündüz onun için ardarda gelmekte, yağmurlar onun için yağmakta... Çiçekler, bir yandan koku alma duyusu tatmin olsun diye en güzel kokularını neşrederken, bir yandan da her türlü güzelliği gözlerinin önüne sermektedir. Yine, göklerin mûsikîsi ve tabiattaki âhenk, ondaki duyma hassasını coşturmakta, bitkiler onun için meyve vermekte ve hayvanlar, bir yandan yine onun için en tabiî yiyecek ve giyeceği sağlarken, bir yandan da kendisini ve yükünü taşımaktadır. Bütün bunların ötesinde, bedeninin uzuvları, tamamen iradesi dışında çalışmaktadır. Diyelim ki her sabah kalbini bir saat gibi kurması gerekseydi, bir gün muhakkak unuturdu bunu. Kendi içinde bütün bir varlık olan tabiatın uzuvları nasıl birbiriyle tam bir âhenk ve münasebet içindeyse, insanın uzuvları da aynı şekilde birbirleriyle tam bir âhenk, yardımlaşma ve iç münasebet halindedir. Söz gelimi, açlığını gidermek için elleri, ağzı, dişleri, bezleri, dili ve bütün sindirim, solunum ve boşaltım sistemleri çok yakın bir yardımlaşma içine girer. Evet, kâinatı kim yaratmışsa, insanı da O yarattığı içindir bütün bunlar. Fizikçilerin ifadesiyle, çok hassas dengeler üzerinde varlığını sürdüren ve bir saniye sonra yok olmaması için hiçbir engelleyici faktör bulunmayan kâinat gibi, onun hayatı da o kadar hassas dengeler üzerinde cereyan eder ki, bedeninin yapı taşları olan milyarlarca hücreden bir tanesinin dejenerasyonu, bu hayatın sona ermesi için kâfî gelebilmekte ve bilimler sahasında hayret verici merhaleler katetmiş bulunan insanlık, yörüngesinden çıkmış hücreye henüz bir şey yapamamaktadır. Şu halde, partiküllerden dev galeksilere kadar her varlık, vazifesini ve fonksiyonunu eksiksiz yerine getirirken, bütün bu varlıkların adeta kendisine hizmet ettiği insanın da şeref ve haysiyetine denk bir vazifesi ve yerine getirmesi gereken mühim bir fonksiyonu olmalı değil midir?
Modem teknolojinin başarılarıyla kendimizden geçmekle unutur göründüğümüz ve görmezlikten geldiğimiz bir gerçek vardır ki o da, insanın herşeye rağmen âciz bir varlık oluşudur. İnsan, dev denizaltılar yapar, uzaya seyahatlar düzenler ve haberleşme ve ulaşım vasıtalarıyla dünyayı küçültebilir ama, bir yaprağı yaratamaz, bir sineğin kanadını yapamaz, bedenine bile söz geçiremez (acıkmasını, susamasını önleyemez); çevresinin, doğum yer ve tarihinin, renginin ve fizikî yapısının seçiminde hiçbir müdahalesi olmadığı gibi, nerede ve ne zaman öleceğini, hattâ bir saniye sonra başına ne geleceğini bile bilemez. Yine, gözle görülmez bir mikroba mağlûp olup, hayata vedâ da edebilir. Bu gerçekler gösteriyor ki, dünyaya gelmesinde olduğu gibi, hayatın: sürdürmesinde de her şeye sözünü geçiren birine muhtaçtır o.
İnsanın gerçek kişiliği, fizîkî yönünden gelmez, bilakis semavî yönünden gelir. Rûhî ve aklî melekelerinden hiç biri, fizîkî yapısından kaynaklanmaz onun. Öldüğünde, bir başka ifadeyle, semâvî yanı bedenini terkettiğinde, toprağa karışacak kuru bir cesede dönüşür ve bütün uzuvları yerinde olduğu halde göremez, işitemez.. Onun semâvî yanı, yani ruhuyla bedeni arasındaki münasebet, bir bakıma enerjiyle ampulün veya pil ile saatin münasebeti gibidir. Bir ampul ne kadar kıymetli de olsa, bir saat, sonsuzca değerde de olsa, enerji ve pil olmadığı takdirde, değersiz bir eşya yığınından ibaret kalacaktır, Yalnız, nasıl enerji görünmek ve fonksiyonunu şu âlemde îfâ etmek için ampule muhtaçsa, ruh da aynı şekilde bedene muhtaçtır.
Dünya hayatı, insan için bir başka âlemde sümbül verecek tohumların ekim sahasıdır. Nasıl bir ağacın hayat hikâyesi tohumlarında muhafaza edilir ve ağaç, meyveleri nisbetinde değerlidir, aynı şekilde tohumları veya çekirdekleriyle birken bin olur; aynen bunun gibi insan da, faziletleri ve amelleriyle değer kazanır ve bu dünyada yaptıkları, bir başka âlemde bire bin nisbetinde karşısına çıkmak üzere kaydedilir. Onu yokluk karanlığından varlığın aydınlığına çıkaran Yaratıcı, bedeni toprakta dağıldıktan sonra yeniden diriltecek, nasıl başta onu topraktan yaratmışsa, toprağa düştükten sonra aynı şekilde yeni hayatının şartlarına uygun tarzda topraktan çıkaracaktır. Geceden sonra gündüzü, kıştan sonra baharı getirmek ve ölmüş, kurumuş kütüklere her bahar ve yazda meyve verdirmek kadar kolaydır Kudreti Sonsuz için bu.
Kompleks bir yapıya sahip olan insanda, 'kuvve-i gadabiye', kuvve-i şeheviye' ve 'kuvve-i akliye' denilen üç mühim kuvve vardır. Bu kuvvelerin fonksiyonu olarak karşı cinse, çocuklarına, mala, paraya, eşyaya ve dünya hayatına karşı aşırı sevgi besler insan; kendine ve menfaatine zıt şeylere kızar, öğrenmek, seçmek ve karar vermek için de aklî fakültelerini kullanır. Temelde, her iki âlemi, bîr başka ifadeyle dünya ve âhireti kazanması için kendisine verilen bu kuvveler. Yaratıcı tarafından fıtraten sınırlandırılmamıştır ki insan, bunların tutkularından kaynaklanan sû-i istimaline karşı iradesine dayanarak mücadele edecek ve neticede kâmil insan olma yolunda tekâmül merdivenlerini tırmanacaktır. Sınırlandırılmadığı zaman kendisini ırza ve mala her türden tecâvüze sevkedecek kuvve-i şeheviyesini "iffet", yine sınırlandırılmadığı takdirde cana tecâvüze varacak kuvve-i gadabiyesini 'şecaat' ve kendi halinde aldatma, yalan, gerçekleri inkâr gibi yollarla akla ve gerçeğe tecâvüze gidecek kuvve-i akliyesini 'hikmet' çerçevesinde sınırlamakla, gerçek insan olma yoluna girecektir.
İffet, şecaat ve hikmetin çerçevesi nedir; bu husustaki belirleyici ölçüler nelerdir ve bunları belirleyecek olan kimdir? Sonra, insanı bu üçlünün çerçevesine çekmek nasıl mümkün olacaktır? İşte, insanın en hayatî mes'elesi, bu soruların cevabında yatmaktadır.
Yukarıda izahına çalışıldığı gibi, insan temelde âciz bir varlıktır ve ne kendisini, ne de kâinatı gerektiği gibi tanıyamaz ve bilemez. Görmez misiniz ki, insanın psikolojisi, fizyolojisi ve eşyanın, kâinatın ve hayatın sırları çözülebilmiş değildir. Öyleyse, tanımayan, bilmeyen, tanıyıp bilmediği şey hakkında nasıl kural ve ölçüler belirleyebilir? Kaldı ki maddî ihtiyaçlarını giderme mecburiyetinde olan insan, bunlardan daha çok rûhî-manevî intiyaçlarını tatmin etmek ihtiyacı duyar. Sonra, yeryüzü hayatına adım atalı beri. "Ben kimim? Nereden gelip, nereye gidiyorum? Toprakta başlayıp, sperma, kan pıhtısı, bir çiğnem et parçası, kemik, et, bir başka yaratılış, çocukluk, gençlik, olgunluk, yaşlılık ve mezarla devam eden ve ahirete uzanan bu yolculuğumda rehberim kimdir?" sorularına cevap aramaktadır o.
Yine, iki veya üç kişinin bile herhangi bir mevzûda ortak bir fikre varamadığı çok görülen bir vakıadır. Bütün bu gerçeklere rağmen, genel manâda 'hakikat' kelimesinde toplayabileceğimiz bütün bu soruların cevaplarını bir takım varlıklı ve güçlü insanlar, ya da parmak hesabı mı verecek; iffet, şecaat ve hikmetin belirleyici ölçülerini yine bunlar mı ortaya koyacaktır? Oysa hakikat her zaman ve herşeye rağmen hakikattir; o ne parmak hesabıyla değişir, ne de servet ve güce tâbi olur. insanın üstündedir hakikat ve insana düşen onu keşfetmektir. Şu halde, onu belirlemede elimizde kimsenin inkâr edemeyeceği bir ölçü vardır ki. o da şudur: BİLEN YARATIR ve YARATAN BİLİR. Bilen ve Yaratan da, hakikati din adı altında, insanlar arasından seçtiği 'elçiler', yani 'peygamberler' vasıtasıyla göndermiştir. Peygamberler, belli rûhî-manevî güce sahip insanlardır ve Yaratıcının izni dahilinde, sahip oldukları bu güçle insanlar üzerinde zamanın ve mekânın silemeyeceği tesirler bırakırlar. Bunun en büyük ve reddedilmez delili de, dünden bugüne insanların kalbinde yıkılmaz bir taht kurmuş ve onları zamanın ve mekânın ötesinden etkilemeğe devam eden şahısların, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed (Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun) gibi peygamberler olmasıdır.
Dünyada herşey değişir görünür ve modern anlayış, herşeyi bir bakıma değişime bağlamış gibidir. Evet, insanın elbisesi, kullandığı vasıtalar, evinin şekli, döşemesi değişir; çekirdek değişir, çimlenir, büyür ve ağaç olur.. Fakat, insanî fıtrat, dünden bugüne hiç değişmemiştir. Her insanın doğuştan getirdiği ortak değerler, anlayışlar ve kabuller, insanın temel ihtiyaçları, sevme, acıma, kızma gibi duyguları hiç değişmemiş, kısaca insan, temel yanlarıyla hep değişmeden kalmıştır. Aynı şekilde, çekirdeğin ağaç, suyun buhar, yağmur, kar ve buz, iki atom hidrojenle bir atom oksijenin de su olmasına sebep olan kâinattaki İlâhî kanunlar da, ilk günden bu yana hiçbir değişikliğe uğramamıştır. Ayrıca doğruluk, cömertlik, diğergâmlık, sadakat ve yardımseverlik gibi bütün insanlıkça dünden bugüne kabûl edilmiş âlem-şümul değerler vardır. Yaradan'ın Hakk, Adil, Hakim.. gibi isimlerinden kaynaklanan bu değerler, değişmeyen ortak insanî fıtratın yansımalarıdır. İşte, ilkinden sonuncusuna kadar her peygamberin getirip tebliğ ettiği İlâhî Din de, temel husûsiyetleriyle hep aynı olmuştur. Bu din, doğmamış, doğurulmamış, üstünden zaman geçmez, mekândan münezzeh bir ilâh (Allah) inancına dayanır. Doğuran, doğurulan, sonradan olma olacağı için bir yaratıcıya muhtaç olur ve dolayısıyla ilâh olamaz. Bu yüzden. Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed dahil, her peygamber önce bu temel esası vaz'etmiştir. Ne var ki insan, çok zaman iradesini kötü yolda kullanmaktan kurtulamaz; tutkularının kölesi, menfaatinin kulu olur. Böyle insanlar, ellerine yeterli imkânı geçirince başka insanlar üzerinde hakimiyet kurmaya girişirler ve neticede kendi yaptıklarını haklı gösterici kaideler koyarlar. Bu, bilhassa şu son dönem insanlık tarihinin olanca açıklığıyla şahid olduğu üzere zulüm, haksızlık, baskı, sömürü, yağma, katliam ve sonu gelmez çatışmalar demektir. Oysa, şerefli bir varlık olan insana yakışan bunlar olmadığı gibi, Allah da ancak adalet ve hakları razı olur. Dolayısıyla, her peygamberden sonra insanlar heves ve tutkuları istikametinde İlâhî din'i değiştirip, aslî temellerinden uzaklaştırdıkça, Allah yeni bir peygamber göndermiştir. Hz. Musa gelmiş, Tevrat'la İsrail Oğulları'na üzerinde yürüyecekleri doğru yolu çizmiş, fakat ardından İsrailoğulları, bu yoldan saptıkları gibi, Tevrat'ı da değiştirmişlerdir. Asırlar sonra Hz. İsa gelmiş, İncil'i getirmiş, Yahudi kavminin dinde yaptığı tahrifleri izale cihetine gitmiş, ama ne yazık ki, kendisinden sonra yine parçalanmalar ve İncil adına yüzlerce kitab meydana getirme garabetleri yaşanmıştır. Nihayet, Hz. Musa niçin gönderilmiş, Hz. İsa niçin gönderilmişse, aynı sebeple Hz. Muhammed (s.a.v) gönderilmiş ve O da Kur'an'ı getirmiştir. Kur'an'ın, dünden bugüne tek bir harfi bile değişmemiştir; Allah'ın koruması altında olduğundan değişmeyecektir de. Dolayısıyla, Hz. Muhammed son peygamber, Kur'an da son kitabdır.
Tevhid dışında ahirete, aralarında hiçbir ayırım yapmadan Hz. Adem'den Hz. Muhammed'e kadar, Hz. Musa ve Hz. İsa dahil bütün peygamberlere. Kur'an'a ve aslî şekilleriyle Tevrat, İncil dahil bütün İlâhî Kitaplar'a, meleklere ve hür insani iradeyi de içine alacak şekilde kadere inanmaya dayanan İlâhî din, diğer ferdî, içtimaî, rûhî(iman, ibadet, muamelât, ukûbât ve ahlâk) şûbeleriyle insanın kâmil insan ve cemiyetin de kâmil cemiyet olma yolunda üzerinde yürüyeceği Sırat-ı Müstakîm'dir. Ve insanları "yerlerin basıklığından göklerin enginliğine, insan uydurması sistemlerin ve tahrif edilmiş dinlerin karanlığından kendi aydınlığına ve kullara, tutkulara, menfaatlere kulluktan, bir Allaha kulluğa" çağırmaktadır.