Sızıntı Arşivi

Mart 2003 · s. 84 · 6 dakikalık okuma

Alimin Okuması

Ömer Said Gönüllü · Dr. · Edebiyat



Muhammed Hamidullah hoca 16 Aralık 2002 günü Florida'da Hakk'ın rahmetine kavuştu. Vefat ettiğinde 95 yaşındaydı. 1990'ların sonlarına doğru akrabalarının ısrarıyla Paris'ten ABD'ye gitmişti. Birkaç seneden beri de tıbbi müşahede altındaydı.
Çok bereketli ve semereli bir hayat yaşayan Hamidullah hocaya Cenab-ı Hakk'tan rahmet diliyoruz. Bu vesileyle, Paris'te bulunduğumuz yıllarda bu büyük alim ile vaki olan, ve bizim için bir saadet vesilesi teşkil eden bazı hatıralarımızı (onun tarihçe-i hayatına not düşmek için) kaleme almak bir borç olsa gerek.

Kendisini ilk defa 1 Ocak 1991 günü Paris'in merkezinde Lüksemburg Sarayı'nı dik kesen Tournon sokağında kaldığı apartman dairesinde ziyaret etmiştik. Burası genişçe bir iç avluya sahip, oldukça büyük bir alan üzerine oturan eski bir apartmandı. Ünlü Fransız şair ve siyasetçisi Lamartine burada kalmış. Fakat Hamidullah hoca bu büyük apartmanın normal bir dairesinde değil, en üstteki basık katlarda bulunan küçük dairelerden birinde kalıyordu. O kadar yüksek kata çıkarken yoruluyordu şüphesiz. Apartmanın hemen her katında, merdiven arası sahanlıklarda bulunan sandalyeler onun ve diğer yaşlıların nefeslenmesini sağlıyordu herhalde.

O gün, Mekke'nin fetih yıldönümü vesilesiyle küçük bir sohbet yaptık kendisiyle. Bize, herzamanki gibi orijinal ve kıymetli bilgiler verdi, ufuk açıcı düşünceler aktardı. Güzel bir Türkçeyle konuşuyordu.

O zaman 85 yaşındaydı. Ortanın biraz üzerinde boyluydu, ve oldukça zayıftı. Bedeni gibi yüzü de minyondu. Sakalları çok sık değildi. Parmakları ince uzun, avurtları çöküktü. Fakat gözleri ciddi ve canlıydı. Bilindiği gibi bekardı, hiç evlenmemişti. Dairesi çok mütevaziydi. İçiçe iki göz odanın her tarafı neredeyse yerden tavana kadar kitap, dergi, dosya ve mektuplarla doluydu. Yatağının etrafı bile böyleydi. Hoca masasının başına oturmuştu. Biz üç kişiydik, ve oturacak yer bulmakta güçlük çekmiştik. Odalarda yürü-mek bile zordu.

Takip eden zaman içinde merhum hocayı fırsat buldukça, bir de Türkiye'den gelen misafirleri götürme vesilesiyle müteaddit defalar ziyaret ettik. Kapı zilinin üzerine Fransızca "uzun süre basın!" şeklinde bir not yazmıştı. İçeride çalışma odasının kapısının üzerinde kırmızı bir lamba vardı, ve zilin çalındığından onu haberdar ediyordu. Kulakları pek iyi duymuyordu. Ziyaretçisi geldiğinde kulaklıklarını takıyordu. Fakat bu bile, sağlıklı bir soru-cevap faslı oluşmasına pek izin vermiyordu. Bu yüzden Hamidullah hoca, sorulacak sorumuz varsa ve eğer acil değilse, yazılı olarak adresimizle birlikte bırakmamızı istiyordu. Bunu bir defa yapmak durumunda kaldık, ve birkaç gün sonra kendisinden el yazısıyla hazırlamış olduğu, halen bir hatıra olarak sakladığımız cevapları aldık.

Yanına her gidişimizde, gerek girerken, gerekse ziyaretin sonunda ayrılırken bir arzusu, veya dışarıdan alabileceğimiz ihtiyaç duyduğu birşey olup olmadığını sorduğumuzda, "hayır!" anlamında teşekkür ediyordu. Her bakımdan istiğna içinde yaşıyordu.

Rahmetli Hamidullah hoca fotoğrafının çekilmesine izin vermiyordu. Onu önceden tanıyan arkadaşlar bunu söyledikleri halde ilk mülakatın sonunda yine de teklif ettik; hoca kararlı şekilde rıza göstermedi. Biz de üstelemedik. Üzeyir Lokman Çaycı 1990'lı yılların başında Paris'te Türklere ait bir mescitte Hamidullah hocanın birkaç ay devam eden Cumartesi sohbetlerinden birinde, biraz da hocayla arasındaki hukuka güvenerek bir emr-i vakiyle fotoğrafını çekmişti. O tarihte ve vefatından sonra medyada yayınlanan, (burada da gördüğünüz) bilinen en son fotoğrafı buydu.

Yine 90'lı yılların başında Ramazan bayramından birkaç gün sonra ikindi vakti gibi ziyaretine gittiğimizde hocayı bitkin gördük. "Sıtte-ti Şevval'i tutuyorum" dedi. Çok sade ve mütevazi bir beslenme tarzı vardı. Masasının üzerinde yiyecek olarak genellikle peynir, ekmek ve meyve suyu görüyorduk.

1991 yılında ilk defa gerçekleştirilen "Ebedi Risalet" sempozyumu için kendisini İstanbul'a davet ettik. Hasta olduğunu, gelemeyeceğini, kendisine Mısır, Nijerya ve Hindistan'dan resmi davet geldiği halde gidemediğini söyledi. Biz de, "bu resmi değil, fakat Resulullah'ın (sas) daveti" dedik. Bunun üzerine, "gelirsem ölmek için gelirim" dedi. Bu cevap bir kutlu yüreğe iletilince o da müteessir oldu, fakat biz merhum hocaya ısrar edemedik. Yine de Hamidullah hoca sempozyuma orijinal bir tebliğ gönderdi ve bu okundu.

Hoca, Cuma namazlarını neredeyse aksatmadan Paris Camii'nde kılıyordu. Yeri de belliydi. Onu görmek için orada arardık. Kışları üşüdüğü belli olurdu. Başından kalpağı, elinden eldivenleri eksik olmazdı. Tanıyanlar namaz sonrasında camiden rahat çıkması için yardımcı olmaya, hürmetle musafaha etmeye çalışırlardı.

Hoca 1933 yılında Berlin kütübhanesinde araştırma yaparken, Medine döneminde Efendimiz'in (sas) yanından ayrılmayan ve Onun verdiği izinle hadisleri yazan büyük sahabe Ebu Hüreyre'nin (ra) talebelerinden Hemmam b. Münebbih'e (ra) ait deri üzerine yazılmış orijinal hadisleri bulmuş ve birçok dile çevirmiş. Efendimiz'in (sas) Taif'e, Medine'ye, Hayber'e ve Arab Yarımadası'ndaki diğer önemli noktalara hangi yolları takip ederek, nasıl gittiğini, nerelerden geçtiğini, 1930'lu, 1940'lı yıllarda Suudi krallığının özel izniyle merkeb üstünde adeta iz sürerek keşfetmeye çalışmış. Efendimiz'in (sas) hadis-i şeriflerinden, Sahabe ve Tabiin-i Kiram hazretlerinin (ra) ifadelerinden fiziki coğrafyadaki ve jeomorfolojideki önemli nirengi noktalarını, dağ, tepe, vadi, kuyu, hatta zamanın aşındıramadığı dev kayalıkları bile araştırıp bulmuş, ve bazı tarihi bilgilerin sıhhatini test ve mühim mevkileri tesbit için bunlardan istifade etmiş. "Hz. Peygamber'in Savaşları" adlı kitabından da görüleceği üzere, savaşların tarihçelerini, bunların cereyan ettiği fiziki mekanlara, orduların kuvvetine, lojistiğine, nasıl harbettiklerine varıncaya kadar günyüzüne çıkarmış. "Velud" sıfatının tavsifte yetersiz kalacağı Hamidullah hocanın kitab, makale, konferans, tebliğ şeklinde verdiği eserlerin dökümünü çıkarmak bile başlı başına bir iş olsa gerek.

Hamidullah hoca 1940'lı yılların sonlarına doğru Paris'e yerleşmiş ve Sorbonne'da "Profesör" sıfatıyla ders vermeye başlamış.

Efendimiz (sas)'in Mi'racını -Hz. Aişe (ra) validemize ait olduğu rivayet edilen, fakat hadis alimleri tarafından zayıf senetli kabul edilen bir nakli esas alarak- daha ziyade ruhi bir yolculuk şeklinde tefsir etmişti. Fakat bunu, Batı toplumunun -kilisenin önyargı ve taassubu, dine uzak olanların da rasyonellik bahanesiyle- bilhassa İslam sözkonusu olduğunda vahiy ve mucizelere karşı kör ve kapalı hale gelen zihniyetini iyi tanıdığından, hemen baştan bir yüz çevirmeye sebebiyet vermemek için yaptığını belirtiyordu. Batılı insanın anlamakta güçlük çekeceği bir konunun, Efendimiz'e (sas) karşı yüzyıllardır süregelen haksız iftiraların tazelenmesine yolaçmasını istemiyordu. Siyer kitabının adını "İslam Peygamberi" olarak koyması da aynı endişesinden kaynaklanıyordu. Batı'da belli bir süre kalmadan ve hakim zihniyeti tanımadan Hamidullah hocanın bu tavrı hakkında menfi hüküm vermenin doğru olmayacağını, ancak o coğrafyada uzun zaman kalanlar hakkıyla takdir edebilir.

Kendisine "kütübhane köstebeği" manasında "heledef-ul mektebe" deniyordu. Paris'teki, hatta dünyadaki bütün kütübhaneler onun evi gibiydi. Kendisine onbinlerce kitab lazım olduğundan, bunları satın almanın ekonomik, pratik ve doğru olmadığını bildiği için olsa gerek, kendisi kütübhanelere gidiyordu; dolayısıyla bütün kitablar onundu. Yine bu yüzden olsa gerek, kaldığı dairede tahmin edilebileceği kadar çok kitab yoktu. Fakat, klasik devasa ansiklopediler ve temel eserler mevcuttu.

Rahmetli Muhammed Hamidullah hoca on civarında Doğu ve Batı lisanında okuyor, konuşuyor ve ilmi makale yazıyordu. Fransızca kaleme aldığı ve yarı tefsir hususiyeti arzeden kıymetli mealinin her yeni baskısında o yaşına rağmen yeni tashihler, ilaveler ve zenginleştirmeler yapıyordu. Bir ziyaretimizde, rahatsız haliyle yeni baskı için yaptığı çalışmalara şahit olduk. Bu meal çok sık baskı yapıyordu, ve çeşitli kuruluşlar tarafından ücretsiz dağıtılıyordu.

Paris'te bulunduğumuz yıllarda kıymetli Abdullah Aymaz hocamız, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin (ra) İşaret-ul İ'caz adlı eserinin sonunda yeralan Kur'an ve Efendimiz (sas) hakkında, Bismark, Davenport, Gibbon, Carlyle gibi mühim Batılı şahsiyetlerin ifadelerinin orijinallerini araştırmamızı istemişti. Önce merhum Hamidullah hocaya danıştık. Bize hangi kütübhanelere gitmemiz gerektiğini söyledi. Hatta Cédillo ile ilgili bilgileri kendi ansiklopedilerinden araştırdı. Kitap yığınlarının altında bulunan ağır ciltleri hiç yüksünmeden ve yardım da istemeden kendisi almaya çalıştı.

Yıllar içinde samimiyetimiz arttı. Birgün sohbet ederken, babasının Yeni Delhi Türklerinden olduğunu söyledi. Kendisini bize çok yakın hissediyordu.

Zühd ve takvasının yanısıra, merhum hocanın "yorulmak bilmeyen bir araştırmacı olma" yönü de, Türkiye'deki İlahiyat fakültelerinde ders verdiği yıllarda, kendisini daha önceki dönemlerde uzun zaman yakından tanıma fırsatı bulmuş değerli hocalarımızın müşahede ve hatıraları derlenerek, hem televizyon programları, hem de kitablar vasıtasıyla İslam alemine, hatta bütün dünyaya tanıtılırsa, hem vefalı davranılmış, hem de önemli bir görev yerine getirilmiş olur.

Cenab-ı Hakk, razı olsun; kendisine rahmet ve makamını Firdevs Cenneti eylesin. Bizlere de onun hayatından, irademize fer verecek dersler çıkarmak nasib eylesin.